AYLAK DERGİ

ÇIKMAZ

Havaalanından otele giden yolun iki tarafında uzanan bozkırlara dalmış kolyesiyle oynuyordu. Enver’in ilk yıldönümlerinde hediye ederken: “Canım, bu kolyeye dokundukça, ikimize ait dünyamızı ve mutluluğumuzu düşün,” deyişi geldi aklına. Ama istediğin o soruyu sormadı bir türlü, beş yıl geçti. Mutluyum, sormasa da olur. Kandırma kendini, mide bulantıların da başladı, hâlâ ona söyleyecek cesareti bulamıyorsun kendinde.  

Düşüncelerini kovalamaya çalışarak dışarıya döndü. Şehre girmişlerdi artık. Annem de mi bu yoldan gitmişti babamın cesediyle buluşmaya? Aradan yirmi beş yıl geçmiş olmasına rağmen babasıyla anılarına ait kareleri, bu şehirde geçirdiği hayatının ilk yıllarını dün gibi anımsıyordu. Birlikte çıktıkları küçük gezintileri, caminin yanındaki çocuk parkını, yıkılmaya yüz tutmuş gri beton binaları tek tek gördükçe hüzün ve özlemle o günlere dönüyordu. Ne güzel masallar anlatırdı, beni daracık sokaklarda gezdirirken. Camı sonuna kadar açtı. Yağmurla ıslanan toprağın kokusu içini biraz olsun ferahlattı. Yağmur sonrası yürüyüşleri ne çok severdi. 

Yorgundu. Vücudundaki değişim ve kafasında dönüp duran hatıralar onu halsiz bırakıyordu. Şoföre dönüp sordu:  

“Otele daha ne kadar var?” 

“Az kaldı efendim. On dakikaya oradayız.” 

Fabrikanın yerine yeni bir site yapmışlar, diye okumuştu annesinin günlüğünde. Babasının o şirketi ne hayallerle, emeklerle kurup büyüttüğünü, her şeyini ve sonunda hayatını da uğrunda kaybettiği yerde şimdi yeller estiğini her hatırlayışında olduğu gibi yine içi burkuldu. Ne birbirlerine olan aşkları ne de kendisinin varlığı annesiyle babasına umdukları gibi şans ve mutluluk getirmişti. Bu düşünce hamile olduğunu öğrendiğinden beri beyninde dönüp duruyordu. Bu bebek de kendi ilişkisine uğursuzluk mu getirecekti yoksa. Ne yapmak istediğime karar verebilsem hemen ona söyleyeceğim. Saçmalama, kararın belli. Enver’den korkundan erteliyorsun o konuşmayı. Sana dememiş miydi: “Çok dikkatli ol, sakın hamile kalma,” diye. Ne evlenmek ne de bebek istiyor o. Böyle rahat, memnun hayatından. Gezip tozuyorsunuz. Hiçbir sorumluluğu yok. Abartıyorsun ama canım, o da seviyor. Başkası ya da farklı bir hayat değil ki peşinde koştuğu. Çok çalışıyor ve şu an yeni kurduğu işinden başka bir şeye odaklanmak istemiyor. İşini büyütecek. Ondan sonra da ne istersek yaparız. Ne isterse canım, aldatma kendini boşuna. Beş yıldır böyle. Off… Çok gıcıksın. Nefret ediyorum senden. İnsan kendinden nefret eder mi? Ben seni düşünüyorum sadece. Üzülme sonradan diye. Eli endişelendiği, çaresiz hissettiği pek çok zaman olduğu gibi yine kolyesine gitti, biraz oynadı, çevirdi, öptü, sakinleşti. Otele de gelmişlerdi zaten. 

Dönen kapıdan girerken resepsiyonda çok oyalanmamak için isteyebilecekleri evrakları çıkardı. Yorgundu, gergindi. Adı değişmiş, kim bilir kaç kez restorasyona girmişti ama bina aynı binaydı sonuçta. Özellikle babasının son kaldığındaki gibi camiye bakan taraftan ayarlamıştı odasını gelmeden. Aynısı olmasından korkup illa on ikinci kat diye de tutturmuştu telefonda çocuk gibi. 

Anahtar elinde yalnız başına asansöre binerken midesi bulanmaya başladı. Yukarıya kadar kendini zor tuttu. O da bu asansöre mi binmişti acaba balkondan atladığı gece?   

Kocasının intiharının ardından ondan kalan tüm borçları reddeden annesi de üç yıl sonra kanserden vefat ettiğinde bir süredir anneannesinin evinde yaşıyorlardı. On sekizine bastığı gün yaşlı kadın annesinin kilitli sandığının artık ona ait olduğunu, içindekilerle yüzleşecek olgunluğa eriştiğini söylemiş, anahtarını uzatmıştı. Oradan çıkan en değerli eşyaydı pek çok şeyi gün ışığına çıkaran günlük. Babasının o balkondan neden atladığını bir türlü anlayamamıştı o güne kadar. Annesi deftere son konuşmalarında babasını dedesinden borç istemeye ikna edemediğini yazmıştı. Gururu ağır basmış. “Seninle evlenirken babana söz vermiştim hem ailemi yokluk içinde yaşatmayacağıma hem de ondan zırnık istemeyeceğime. Seni paran için sevmedim Semra, biliyorsun.” Bu satırları okuduğum ilk günden beri, ‘Değer miydi, şimdi daha mı iyi oldu.’ demeden edemiyorum. Bencilmiş işte. İnsan kızı için gururunu yer yutar. O kadar sevdiği kızını düşünmeden atlanır mı boşluğa? Anneni kanser edip yanına almaya, seni bu dünyada bir başına bırakmaya ne hakkı vardı. Ama sözünü tutamamanın yükü ile de yaşayamazdı ki. Her gün yeniden ölürdü. Olsun, böyle de öldü. Seni terk etti, kabul etmesen de gerçek bu. 

Odanın kapısını açar açmaz kendisini zor attı banyoya. Klozetin üstündeki bandı yırtmaya fırsat bulamadan lavaboya kustu. Yerler, ayna, bembeyaz banyonun her tarafı battı. Elleri, yüzü, kolyesi de kirlenmişti. Ellerini sabunladı, yüzüne su çarptı, kolyesini temizledi, düzeltti. Ceketini çıkartıp yatağın üstüne koydu. Boynunu soğuk elleri ile ovuşturdu. Rahatlamıştı biraz.  

Sade döşenmiş, az aydınlatılmış odayı dolunayın parlak ışığı doldurmuştu. Açık kapıdan içeri süzülen rüzgârda uçuşan tüller onu balkona davet ediyordu. Uzun kızıl saçlarını bileğindeki lastik tokayla topladıktan sonra köşedeki küçük buzdolabından aldığı şişeyi açtı ve suyu içini temizlercesine tepesine dikti. Ayakkabılarını hangi ara çıkartmıştı acaba? Çıplak ayaklarıyla havayı içine çekmek için balkona yönelirken eli karnına gitti yine. Ne yapacaktı şimdi? Bal gibi de biliyorsun ne yapacağını. Söyleyeceksin her şeyi Enver’e. Ya şimdi telefonda ya da yarınki toplantıdan sonra ilk uçakla dönünce yüz yüze anlatacaksın durumu. İyi de ne diyeceğini biliyorum. Ne fark eder, sen durumu ve kararını söylersin, gerisi ona kalmış. O kadar kolay değil. O kadar kolay. 

“Merhaba sevgilim, vardın mı otele?” diyen her şeyden habersiz huzurlu bir sesle açtı telefonu Enver. “Seninle konuşmamız gereken önemli bir konu var Enver.” “Odaya birini mi attın yoksa?” dedi ve kendi esprisine kahkahalarla güldü adam. Kadının gülmediğini anlayınca ciddileşti. “Hayrola, kötü mü oldun? Babanın ölüm yıldönümünde oraya gitmenin iyi bir fikir olmadığını söylemiştim sana. Bekleyemez miydi toplantınız bir hafta daha?” “Konu babam ya da toplantı değil Enver. Konu biziz, benim… Söyleyecek miyim? Şimdi? Telefonda? Kendimi hazır hissediyorum ama karşımda olsa, elini tutsam, gözlerinin içine baksam daha iyi olmaz mı? “Ben hamileyim.” diyen sesi yankılandı telefonda. Aferin sana! 

Enver’den ses gelmedi önce. Sonra boğazını temizledi. “Canım üzüldüğün şeye bak. Tanıdığım bir doktor var. Ondan yarın öğrenirim hemen kime gidilir, nasıl en kolay şekilde halledilir bu iş.” İş mi dedi? “Hadi şimdi güzelce yat uyu. Yarın döndüğünde ayarlamış olurum her şeyi. Sonra da Paris’e gideriz hafta sonu. Rahat rahat. İkimiz. Mutluyuz böyle ya, bozmaya değer mi?” Bilmem, mutlu muyuz gerçekten böyle, sadece ikimiz? Hadi bunları da söylesene hemen, filtresiz. Dur iki dakika. Gözlerinden sessiz yaşlar boşanıyordu. Ne demesini bekliyordum ki? 

Telefonu kapattı. Her yanını hüzün ve hayal kırıklığı kaplamıştı. Ne bekliyordun ki? Birden fikrini değiştirip aslında senden bir çocuk istediğini söylemesini mi? Hadi yarın evlenelim mi diyecekti yani. Kafasında kavga eden düşüncelerle babasının onları yalnız bıraktığı o gece balkona çıkarken aklından neler geçiyordu sorusu yine beyninde dönmeye başladı.  

“İşini, tüm parasını kaybetmişti. Üstüne bir de borç batağındaydı. Bulabildiği tek çözüm atlamaktı. Seni düşünüyordu, benimle ve anneannenle rahat bir hayat yaşayabilirdin o ölünce. Bembeyaz yeni bir sayfa, sorunsuz bir hayata başlama şansı verdi sana. Onsuz da olsa.” Hayır tabii ki annesi beş yaşındaki bir çocuğa artık babasına sarılıp uyuyamayacağını anlatırken bu kelimeleri kullanmamıştı. Ama annesi ve anneannesinin konuşmalarından anlayabildikleri ve o günlükte okudukları onu bu sonuca getirmişti.  

Enver ise hiç şans bile vermeyecekti bebeklerine belli ki. Aldır. Bitsin bu çile hiç başlamadan. Babasız olsun istemiyorsun senin gibi. Onu istemeyen bir baba daha da kötü.  Ama öldürmek de istemiyorum. Onun bana ihtiyacı var. Benim ona ihtiyacım var. 
 

Sabahın ilk ışıkları tüllerin ve açık balkon kapısının arasından süzülerek uyandırdı kadını. Dün gece balkondan atlamaya hazırken duyduğu o sesi anımsadı. ‘Sakın yapma! Ona hayat vermek, bir şans vermek senin elinde!’ diyordu babası.  

Kalktı. Balkona çıktı. İçine yeni günün temiz ve serin havasını çekerken, kafasını kaldırıp pırıl pırıl güneşin aydınlattığı gökyüzüne, sonra kollarını balkonun kenarlarına dayayıp aşağıya baktı. Eli Enver’in kolyesine gitti. Kolye boynundan kurtuldu, ellerinin arasından kayarak otelin girişindeki papatyaların arasına düştü. 

Abone Ol

Yeni sayılarımızdan haberdar olmak için
ücretsiz abone olabilirsiniz.