AYLAK DERGİ

SELÇUK METİN

Sadece bir anlatıcı değil, aynı zamanda derinlemesine araştırmalar yaparak insan hikayelerinin özüne inmeyi hedefleyen bir yönetmensiniz. Belgesellerinizde izleyicilerini yalnızca sanatçıların hayatlarıyla değil, onların düşündürdükleriyle de buluşturmayı başaran nadir insanlardansınız.  

  1. “Caniko, Genco, Yaparsın Şekerim, İyi ki yapmışım” ve daha birçok kıymetli projeleri filmleştirerek, ölümsüz bir esere dönüştürdünüz ve isminizi ülke sınırları dışına taşıdınız. Bu proje fikri nasıl oluştu?   

21 yıl kadar çalıştığım İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nda, her yıl verilen onur ödülleri kapsamında ödül alan sanatçıların 2-3 dakikalık kısa filmlerini hazırladım. Bu dönemde birçok önemli sanatçıyla da filmlerinin hazırlık sürecinde arşiv çalışmasını yaptım. Ülkemizin önemli isimlerinin sanat yaşamlarının önemli eserlerini, bu kadar kısa zamanda anlatmak hiç kolay değildi. Ve hep söylenen bir söz vardı “keşke yaşarken hakkında güzel bir film yapılsaydı.”  

İşte bu cümle benim İKSV’den ayrılıp ülkemizin önemli değerlerinin yaşamlarını hayattayken anlatmak için yeni bir yolculuğa çıkmama sebep oldu. İstedim ki onlar gittikten sonra değil, yaşarken kendilerini anlatsınlar. Çünkü onlar aramızdan ayrıldıktan sonra yapılan çalışmalarda zaman zaman küçük hatalar olabiliyor. En doğru kaynak kendileri, diyerek bu belgesel serisine başladım. Şu gün henüz seyirci karşısına çıkmamış olan Levent Kırca ve Müjdat Gezen belgeselini de sayarsak 10 belgeseli geride bırakmışım. Ama ne mutlu ki, 13’ü de çalışıyorum.  

  1. Belgesel yapımcılığının incelikleri nelerdir? Projelerinizdeki temaları seçerken nelere dikkat edersiniz? 

İlk gün olduğu gibi bugün de hayal kurmakla başlıyor her şey. Elbette herkes hayal kuruyor ama biraz da inatçı olmak sanırım işin temeli. Leyla Gencer belgeselim için 3 yıl, Metin Akpınar belgeselim için 2 yıl sadece gerçekleşmesini sağlamak için kaynak bulamakla geçti. “İyi Ki Yapmışım” belgeseline kaynak bulamadan başladım, Haldun Dormen, Yıldız Kenter ve Genco Erkal’a başladıktan sonra destek buldum. Bu yüzden en zoru sanırım destek bulabilmekte. Ne yazık ki ülkemiz bu konuda oldukça cimri. Türkiye’nin birçok önemli kurumu kültürümüzü yansıtan, genç kuşaklara anlatan kalıcı eserler bırakmak yerine bir gece düzenleyip yiyip, içmeyi tercih edebiliyorlar. Oysa bir etkinlik için harcanan bütçeyle bu yapımlar hayata geçirilebilir. Sanırım sorunuzdan ziyade dertlere odaklanmışım. Ben tiyatro ile başlamayı seçtim. Sebebi de aslında bu alanı sinema ve sahnenin temeli olarak görmemden kaynaklanıyordu. Bugün sinemaya, televizyona baktığımızda birçok yapımda tiyatro geçmişi olmayan, bir şekilde ünlü olmuş çok sayıda kişinin başroller aldığını görüyoruz. Maalesef birçoğuna oyuncu sıfatını dahi ekleyemiyorum.  Sanırım son dönemde şikâyet ettiğimiz vasatlığın sebeplerinden biri de bu. Tiyatro, en eski sanat dallarından biri, öyle ki antik tiyatroların beşiği denilebilecek bir coğrafya üzerinde tiyatronun sahne sıkıntısı çekmesi medeniyet ölçümüzü de ortaya koyuyor gibi.  

Aslında projelerimizdeki temalar yapımlar ilerledikçe beliriyor. Uzun bir ön çalışma, detaylı bir arşiv araştırması yapsak bile kayıtlardan sonra ortaya çıkan tema bizi başlangıçta düşündüğümüz noktadan bambaşka yerlere götürebiliyor. Ama her yapımın ayrı bir ruhu, ayrı bir enerjisi oluyor. Bu elbette biyografisini çalıştığım insanla ilgili bir durum. 

  1. Yaptığınız projelerde, sanatçılarla veya araştırmacılarla iş birliği yapmanın, eserlerinize sağladığı katkılardan biraz bahseder misiniz? 

Daha önce de belirttiğim gibi yola çıkış amacım, sanatçıların kendilerini anlatmasıydı. Metin Akpınar, Genco Erkal, Haldun Dormen ve Müjdat Gezen belgesellerinde bu şansım oldu. Onlarla uzun uzun günler, saatler geçirdim. Onları daha yakından tanıyıp çalıştığım zaman bir süre sonra ne isteyip ne istemediklerini de anlıyorsunuz. Ama hepsiyle ortak bir noktada buluştuk ve anlaştık. Hiçbir yapımda bir eleştirileri olmadı. Haldun Dormen biraz uzun bulunca, “95 yıl anca sığdı” dedim. Metin Akpınar “anlatan dostlarım beni fazla mı yüceltmişler” deyince “Birçoğunu attık, az bile kullandık” deyince “peki o zaman” dedi. Bu yapımların içinde en keskin ve net olan belgesel Genco’dur. Çünkü Genco Erkal belgeselini pandemi döneminde çektim. Pandemi döneminden aylar önce çalışmaya başlamamıza rağmen Genco Bey ile bir türlü bir araya gelemiyorduk. Ya oyunu ya çekimi ya da başka programlarından dolayı görüşmelerimiz sık sık erteleniyordu. Pandemi yasakları aslında bu belgeselin gerçekleşmesinde büyük rol oynadı, belki de o yasaklı dönem olmasaydı projemiz, çok daha uzun sürebilirdi. Herkes gibi Genco Erkal’da eve kapanınca önce youtube kanalını yaptık birlikte. Saatlerce dijital ortamda bir araya gelip uzaktan oyunlarını düzenledik. Tüm arşivi bende olduğu için oyunların düzenlenmesi, altyazılarının yapılması derken, her cuma bir oyunu sitesine yükleyince büyük ilgi gördü. Bu durum, neredeyse her gün sahnede olan Genco Erkal’ın evde tek başına kalıp sıkılmasını da engelledi. Benim için de onun ne istediğini anlamak için bulunmaz bir fırsat oldu. Genco belgeseli belki de dünyada tek örneği olan bir yapımdır. Çünkü biyografik belgeselin senaryosunu da Genco Erkal yazdı. Henüz bir benzerini görmedim. Tüm senaryoyu karşılıklı planlayıp, tartıştıktan ve son haline getirdikten sonra önce evinde okuma provasını yaptık ve sete öyle çıktık. Belgeselde sadece Genco Erkal olunca, filmin dinamizm kazanması için mekânsal değişikliği ön plana koyduk ve sahne aldığı tüm tiyatroları gezdik. Elbette birçoğu ya kapanmış ya otopark ya da alışveriş merkezine dönüşmüştü. Ama sokağa çıkma yasağı olunca İstiklal Caddesi’nde tek başına yürüyen Genco Erkal, belki de bir daha hiçbir sanatçının gerçekleştiremeyeceği bir görüntü olarak filmimizde yer aldı. 

  1.  İzleyiciyi en çok etkileyen anlatım tarzı sizce nedir? Görsel anlatımda ne tür detaylara odaklanıyorsunuz? 

Ben sözü sanatçılara bırakma tarafındayım her zaman. Elbette bizim de anlatacağımız, yorumlayacağımız konular oluyor. Ama uzun uzun yazılmış metinlerden ziyade, sanatçıyla izleyiciyi baş başa bırakmak izleyenlerle de ayrı bir bağ kuruyor bence. Birçok yapımda en çok duyduğum cümlelerden biri, “sanki salonda sohbet eder gibi izledik.” oldu. Bu benim için çok değerli, zaten günümüzde her türlü filmin kısası makbulken bir de bizim sözü uzatmamız konuyu da dağıtabilir.  

İlk kendi yapımım olan Metin Akpınar belgeselinden başlayarak görsel kaliteye çok önem verdim. Hep dijital bir platformda yayınlanacak kalitede olmasını istedim, çünkü Türkiye’de belgesel yapımları en fazla 2-3 kişilik minik bir ekiple ve nispeten daha düşük teknik ekipmanla yapılır. Nedeni elbette belli, bütçesel imkanlardan dolayı. Ama ben “İyi Ki Yapmışım” da neredeyse bir yıl bu kaliteden ödün vermemek için çalmadık kapı bırakmadım. Destek bulabildim mi? Hayır. Ama sonunda ne olacaksa olsun, dedik ve Metin Bey ile birlikte gerçekleştirdik. İlk yapım için Türkiye’nin en değerli görüntü yönetmenlerinden biri olan sinemanın efsane isimlerinden Uğur İçbak ile çalışmak çıtayı nereye koyduğumun da bir kanıtıdır. Ancak şunu söylemek isterim ki, projeden kime bahsetsem her türlü fedakarlığı yaptı. Ses ekibinden ışığa, müzikten renk düzenlemeye kadar tüm emeği geçenler Metin Bey’e olan saygı ve sevgisini desteğe dönüştürdü.  

Ama tüm yapımlarda en çok vaktimizi alan noktalardan biri de arşiv çalışması çünkü bu konuda oldukça fakir bir alandayız maalesef. Bırakın sanatçıları, Türkiye’de kurumların bile arşivleri bence acınacak halde. Bu ülkemizde hiç önem verilmeyen bir konu. Ama şunu söyleyebilirim ki, bu belgeseller sayesinde Türk tiyatrosunun çok ciddi sayıda arşivini toparladık ve dijitale çevirdik. Ama burada da şunu düşünmek gerekli, Porte Film bir şahıs şirketi, bugün var, yarın yokuz. Bu arşive, kurumsal bir yapının sahip çıkması ve gelecek nesillere taşıması çok önemli.  

  1. Tiyatro ve sinemayı birleştiren önemli projelerden biri, Türk tiyatrosunun duayen isimlerinden Haldun Dormen’in hayatını konu alan, belgeselinizdi. Onun sanatını ve yaşamını, tiyatronun izlediği yolla birleştirmek nasıldı? 

Ben artık Haldun abi deme mertebesindeyim. Aslında bu bir mertebe de değil, çünkü ona herkes “Haldun abi” diyor. 7’si de 70’i de. Ona “merhaba” dediğiniz ilk anda bir enerji geçişi oluyor. Sizi yukarı taşıyan, güç veren. Diyorsunuz ki “yapabilirim, başarırım.” Bu gerçekten böyle. Ses Tiyatrosu’nda kayıtlara başladığımız ilk gün, senaryomuzu yazan Zeynep Miraç ile ikinci, üçüncü kayıttan sonra dedik ki, “belgeselin adı belli oldu, Haldun abi”. 

Çünkü herkes konuşmasında kendisine bu şekilde hitap ediyordu. Çekimler bitene kadar da klakette bu şekilde yazar. Ama ne zaman ki kurguyu bitirdim, Zeynep’le filmin adının “Yaparsın Şekerim” olmasına karar verdik. Çünkü o sanat yaşamının her döneminde çevresine el vermiş, gençleri desteklemiş ve herkese yapabileceğini hissettirmiş. Öylesine ki, kuşaklardan bahsediyoruz. Suna Keskin’e de Halit Ergenç’e de inanmış, inandırmış. Sanırım bir işe başlarken ne iş olursa olsun, en önemlisi o işi yapabileceğine inanmak. Haldun abi tüm yaşamını tiyatronun içine almış biri olarak, bize çok şey öğretti. Önce nezaketi, iyi insan olmanın her şeyin üstünde olduğunu. 

  1. Haldun Dormen’in tiyatro dünyasındaki yerini ve sanatını anlatırken, hangi yönlerinin özellikle izleyiciye aktarılmasını istediniz? 

Daha çocuk yaşta ne istediğini bilen ve onun için çabalayan bir insan Haldun Dormen. Babasına yazdığı mektupla belki de aile yapısında alışılmadık bir alanda istediğini cesaretle almış birisi o. Ve bu özelliğini tüm sanat yaşamına aktarmış. Bundan hiç vazgeçmemiş. Öyle ki, batsa da çıksa da hep istediğini yapmış ve yoluna devam etmiş. Dormen Tiyatrosu’nu ilk kapadığı gün herkes gözyaşları içindeyken o, yarın ne yapacağını düşünmüş ve de ertesi güne yeni bir heyecan bulmuş. Sanırım vazgeçmemek, hep istediğini sevdiği işi yapmanın önemi ondan alınabilecek en önemli ders. Ve hiç durmamak. Geçen hafta bir davette karşılaştık, bana “haydi ikincisini yapalım” dedi. Bitmeyen enerji bu olsa gerek. 

  1. Haldun Dormen’in kariyerinde sizi en çok etkileyen dönüm noktaları nelerdi? Yaşamını konu alırken ya da kullandığınız arşiv görüntüleri ve sahne arkası çekimlerini oluştururken, sizi en çok etkileyen an hangisiydi? 

Ben genelde belgeselini yapacağım sanatçıyla çok vakit geçirmeyi seven birisiyim. Bunun ilk nedeni onu iyi anlayabilmek, ikincisi de belgeselin içerik anlamında zenginleşmesini sağlamak. Haldun abi normal yaşamda son derece keyifli, enerjik ve de pozitif bir insan. Belgesel kayıtlarına başlamadan yaptığımız toplantılardan birinde, sahneye çıkmadan önce dua ettiğini söylemişti. Onunla birlikte Bursa Açıkhava Tiyatrosu’nda sahneye çıkacağı oyunu takip etmiştim. Ekipçe peşinden gidip sahne öncesinde neler yaptığını yakından görmek için. Tüm gün hayli neşeli, enerjik olan Haldun Dormen, sahneye çıkmadan önce bir ciddiyete, konsantrasyona büründü. O değişimi uzunca bir süredir onunla görüşen biri olarak, anında hissettim. Kuliste makyaja başladığı anda sanki boyut değiştirmişti. “İşte disiplin bu” demiştim o anda. Ardından oyun saati yaklaşıp seyirci tiyatroya gelmeye başladığında sahne arkasına oturdu. Ben bir süre sonra zaman zaman gözlerini kapadığı için meşhur gün içi uyku kaçamaklarını yaptığını düşündüm. Ama o anda dua ediyordu. Bir anda etrafıyla ilişkisini kesti ve her şeyin yolunda gitmesi için duasını etti. Sonrasında sordum ne duası okuyorsunuz diye? “O benimle onun arasında bir şey. Bizim sırrımız” dedi. İşte o an benim unutamadığım anlardan biridir.  

  1. Şu an üzerinde çalıştığınız projenizin ismi, Ferhan Şensoy. Onun hayatını ve sanatını konu alan belgesel zihninizde oluşurken; sanatına dair toplumda farkındalık yaratma düşüncesi öncelikleriniz arasında mıydı? 

Belgeselin hazırlık süreci aslında Ferhan Şensoy’un vefatından bir yıl önce başladı. Kendisine belgeselini yapmak istediğimi söylediğimde “Neden olmasın?” dedi. Sonrasında sürekli telefonla, zaman zaman da yüz yüze görüştüm. Nasıl yaparız, neler olur? Uzun uzun konuştuk. Fakat bir türlü sete çıkamadık. Hatta direkten döndük. GENCO belgeselinin final çekimlerini yaptığımız Afrodisias’tan Bodrum’a geçip başlayacaktık. Tam yola çıkacaktık ki, “Gelmeyin, pek iyi değilim” deyince İstanbul’a döndük. Şu anda arşiv taramasına başladık. Zaten elimizde olan arşivlerin yanı sıra asıl aile arşivini alıp dijitale çevireceğiz. Bugüne kadar hiç görülmemiş, hatta aktarımı dahi yapılmamış turne kayıtları, minik minik dv kasetlerdeki kayıtlar beni şimdiden heyecanlandırıyor. Dijital dünyaya geçmeden önce gazetecilik yaptığım dönemde, çektiğiniz fotoğrafların karanlık oda önünde yıkanmasını beklerdim. 

Dia, acaba nasıl çıkacak? Diafram oturmuş mu? Işık iyi mi? Flu mu? Net mi? Bir sürü soru ve heyecanla beklersiniz. İşte şu anda da aynı duygudayım. O kasetlerden neler çıkacak? Yani heyecan büyük.  

  1. Ferhan Şensoy’un mirasını ve sanatını anlatırken, izleyiciye vermek istediğiniz en önemli mesaj nedir? 

Kelimelerle oynayan, alışılmadık bir mizah anlayışı vardı. Nev-i şahsına münhasır, deyişinin ete kemiğe bürünmüş haliydi. Sanki başka bir boyuttan Türk Tiyatrosu’na, bilhassa Kabare Tiyatrosu’na geldi, geldiği yeri de aydınlatıp başkalaştırdı. İzleyicinin zihnini hep öteye taşıdı. İşte benim gözümde böyle bir mertebedeydi Ferhan Şensoy… Eksiği var, fazlası yok… 

  1. Genel olarak bir belgesel hazırlarken, orada yer alan tarihi ya da özel anekdotları nasıl buluyorsunuz? Hangi detaylar, belgeseli daha derinlemesine anlatmanıza yardımcı oluyor? 

Daha önce de bahsettiğim gibi çok derin bir arşiv çalışması yapıyoruz. Hazırlık sürecinde karşılaştığımız gazete kupürleri, fotoğraflar, videolar, sanatçının ailesi dostlarıyla yaptığımız ön görüşmeler bize bir yol haritası çiziyor. O anekdotlar, anlar, anılar karşınıza çıkıyor. Bazen onu köpürtmek için üstüne gidiyorum. Bazen de zaten köpürmüş oluyor.  

Belgesel de hayat gibi aslında. Bazen yolunuza engeller çıkabiliyor, bazen ana yoldan sapıp dar yollardan gidiyorsunuz, ama muhteşem bir manzaradan ulaşıyorsunuz gitmek istediğiniz yere. Sonuç olarak siz yeter ki gitmek istediğiniz yere gidin, oraya gitmeyi isteyin. Zaten hepsi toplumumuz için birer efsane olan isimlerin hayatları size bazen dar bazen de geniş, uçsuz bucaksız bir otoban sunuyor. 

HAZIRLAYAN: M. Özden ÇELİK 

Abone Ol

Yeni sayılarımızdan haberdar olmak için
ücretsiz abone olabilirsiniz.