YOL ARKADAŞI!
Yolculuğumun her anını hatırlamasam da iz bırakanları anlatmak isterim. Çok eller, çok sokaklar gezdim, çok hikayelere tanıklık ettim, çok yol arkadaşı değiştirdim ama huzuru bulamadım. Bir yere ait olamamak, ne kadar kötü! “Durun durun, her yer senin, daha ne istiyorsun?” dediğinizi duyar gibiyim. Öyle değil işte. Her yer senin olmuyor. Yol arkadaşlarımın anlık ihtiyacını gördükten sonra bir kenarda unutulmak ve sonra başkasının eline geçmenin yükünü anlayamazsınız. Sizi tutan eller her zaman aynı sıcaklıkta olmuyor. Ya da içinde bulunduğunuz çanta, girdiğiniz cepler… Bundan iki seyahat öncesinde az daha ölüyordum. Adamın cebi küçük bir kuruyemiş dükkanıydı resmen. Taşlar, tozlar içime işliyordu, işlevimi yitiriyordum ki, bu konuda uzman olduğundan hemen temizliğimi yapıp yaktı sigarasını.
Yolculuğum ilk İstanbul’da başladı. Gördüğüm en güzel şehirdi. Doğum yerim olan fabrikadan çıktıktan sonra ilk yerim, Üsküdar’daki sahilde bulunan büfeci Ahmet Bey’in yerinde, ilk sahibimle buluştum. 20’li yaşlarda bir üniversite öğrencisiydi. Sigara içmenin yasak olduğu vapurla Beşiktaş’a geçerken vapurun kıç kısmına geçip bir sigara keyfi yapmak için ilk ateşimle yakmıştım sigarasını. Henüz sıcaklık ayarımı yapmadığından az daha yakıyordum kaşlarını. Neyse ki sonra derecemi makul bir seviyeye getirdi. Elleri bir kızınki kadar narindi. Belli ki ailesi hiç çalıştırmamış. En ufak bir nasır izi ya da emek izi yoktu ellerinde.
Birlikte yolculuğumuz devam ederken, Boğaz’ın o eşsiz manzarasından beni mahrum ederek ait olduğum yere, yan cebine sıkıştırıverdi. Birkaç saat sonra arkadaşlarıyla oturduğu kafenin masasında, kahvelerini içerken benimle beraber peşi sıra sigaralarını yakıyorlardı. Onların gözünde belki bir değerim yoktu ama yokluğumda anlayacaklar kıymetimi. Son derece sıkıcı konuşmalarını dinledim, hiçbir laf etmedim. İnsan, masaya bırakırken biraz daha kibar olur. Üzerimdeki etiketi eliyle sökünce çektiğim acıyı bile umursamadılar. O yapma tırnaklarıyla sıvazlayıp durdu sırtımı biçimsiz suratlı sevgilisi. Tek gayeleri, çektikleri videoların beğenilerini takip edip sosyal medyanın dehlizlerinde kaybolmaktı. “Allah’ım, kurtar beni şunların elinden,” diye dua ederken o sırada masalarına orta yaşlarda bir hanımefendi yaklaştı. Bir elinde telefonuyla konuşurken eğilerek, “Çakmağınızı rica edebilir miyim?” diye sordu.
Hemen bir paçavra gibi elden ele uzatıldım. Allah’ım, bu ne güzel bir el, ne naif, ne kadar güzel kokuyordu. İnce sigarasını yakınca telefondaki kişiye, “Hemen geliyorum, biraz daha uzatın toplantıyı,” dediğini duydum. O telaşla beni de yanında götürüyordu. Kurtardı beni o masanın kirinden, pasından. Arınmış gibiydim. Çantasındaki makyaj malzemelerinin arasında yerimi aldım. Mis kokular eşliğinde gidiyordum. Lütfen, kaderim diğer arkadaşlarıma benzemesin; bu hanımefendiyle sonsuza kadar kalabilirdim.
Dışarıdan sadece sesleri duyabiliyordum. Gün boyunca baktığı müvekkillerini dinleyip davalarını birlikte takip ettim. Arada sigarasını yakmak istesem de çevresindeki kibar erkek ordusu bana ihtiyaç duymasına engel oluyordu. Akşam olup evine döndüğümüzde, iki hafta o çantanın içinde kaldım. Çünkü değerli yeni yol arkadaşım o çantasını ara sıra kullanıyormuş. Günlerim sıkıntıyla geçince neredeyse kendi kendimi ateşe verecektim. Benim görevim, sigaralarınızı yakmak, uzun kalan ipinizi kesmek, ateşe vermek. Beni buraya hapsedemezsiniz. Bir sürü gazım var içimde. Çığlık çığlığa günlerimde yine beni duymadı kimse. Neyse ki bir gün, kombinine layık olduğu içinde bulunduğum çantasıyla ofisine gidince fark edildim. Çok şükür sonunda kurtuldum.
Ofisinde bana yine ihtiyaç duyduğu bir anda, çantasını karıştırırken attım kendimi ortaya. “Gör ve çıkar şuradan,” diye adeta bağırıyordum. Neyse ki sonunda fark etti de kurtuldum. Müvekkiliyle hararetli bir çalışmadayken, arada bir onun, bir diğerinin sigarasını yaka yaka masada dönüyordum. Başım döndü artık! Bir sabit bırakın beni! Derken diğer çakmağa kimse dokunmuyordu. Patronunda sanırım afili bir duruş vardı. Önce kapağını açıyorlar, sonra bir fitilden ateşleniyor. Kokusu da çok iğrenç. Benzinden mi neymiş, gücünü oradan alıyormuş. Hey yavrum hey! O kadar yer gördük, bu benzine zam böyle gelirse hepiniz elime düşersiniz.
Sanki sosyetik mahallenin elit kızı. Kimse de el sürmüyor. Patron bile karısına göstermediği hürmeti gösteriyor ona: Yakıp yavaşça kenara bırakıyor. Biz öyle miyiz? Ne masalara attılar, kaç kere yerlere düştük de ayağa kalkmasını bildik. Vurun ulan, vurun! Ben kolay ölmem!
Toplantı bitmek üzereyken sahibime doğru seslendim, unutmasın beni diye. Ama o sırada takım elbiseli, masanın en çok konuşan adamı beni eline almaz mı? “Bıraksana lan beni! Bırak, ben seninle gelmeyeceğim! Tuğçe Hanım, hırsız var! Tuğçe Hanım!” diye bağırsam da sesimi duyuramadım. Sinirimden gaz damlalarımı dökebilirdim. Ne güzel, temiz pak, şeker gibi bir kadının yanındaydım. Yeni bir macerada başıma neler gelecek bilmeden yola düştük.
Arabaya binince yan cebinde, kumaş pantolonunun içinde beni iyice sık boğaz etmişti. Bütün kederli şarkılarını dinleyip yeni evime doğru yolculuk ediyordum. İçeri girince cebinde ne varsa bir masanın üzerine bıraktı. İnsan biraz nazik olur; kaldır şu cüzdanı üstümden, kaç katım benim, yazık değil mi lan bana? Of, bu da benim sınavım herhalde.
Duştan çıkıp mutfaktaki uğraşlarından sonra oturdu bir başına masasına. Ooo, açılmış göbek rakısı. Gece uzun olacak. Uyutmaz bu şimdi beni. Arka fonda dertli müziklerle sigaralarını birbiri ardına yakıyorum. Hem senin, hem benim ömrümden gidiyor. Gazımın yarısını bitirdin be. Ama olsun be ağabeyciğim, iç. Belli ki yüreğin dolmuş. Ben de söylerdim ama işte sesimi duyan yok.
Ertesi gün ikimiz de sarhoştuk sanırım. Nasıl uyuduğumu ve evden çıktığımızı hatırlamıyorum ama kendimi yeni bir mekânda buldum. Bu konuştuklarını anlamıyorum. Ne diyor bunlar? Bizimki de pek akıllı maşallah, şakır şakır İngilizce konuşuyor. Sanırım ateş istediler, beni uzattığına göre. Lütfen unutma, geri al. Bak, o kadar dert ortağı olduk seninle. Bırakma beni şu gavurların eline.
Adam kendi önüne aldı beni ya! Yine kayboldum kaşla göz arasında. Babacım, sal beni. Ben sizin dilinizi de anlamıyorum. Benden size dost olmaz desem de nafile. Kalkınca masadan, çilli ellerinde kaybolup bol pantolonunun cebinde buldum kendimi. En azından burası daha ferah. Belki iyi anlaşırız. Hem bunlar malına sahip çıkar, bizimkiler gibi değil.
Çok yorgundum. Biraz dinleneyim dedim, bir sesle irkildim:
“To the attention of the passengers who will travel from Istanbul to New York, this is your last call to board the plane. Last call for New York passengers.”
Yoksa… Vallahi ben gidiyorum. Bizimki acele acele üstü başı atıp geçerken x-ray’den beni de attı kutunun içine. Tehlike arz etmiyorum, merak etmeyin. Öyle elden ele geziyoruz ama en azından vize derdimiz yok. Çok heyecanlıyım. Burada güzeldi ama yeni bir memleket görmek iyi gelecek. Hem buranın insanları çok dertli artık. İstanbul harika bir şehir ama hep bir koşturma, bir mutsuzluk, bir unutulma hissiyle daha fazla yaşamazdım.
Gezdiğim ellerde, benden öncekilerinin anlattığı sıcaklığı göremedim. Belki burada bulurum aradığım huzuru. Çok heyecanlıydım. Bütün yol boyunca hayaller kurarak giderken, indiğimizde adını hâlâ telaffuz edemediğim yeni arkadaşım yakmıştı sigarasını. Fakat bu sefer çok zorlanmıştı. Rüzgar beni etkiliyordu. Ama ömrüm çok azalıyordu. İstanbul’da çok hor kullanıldım. Orada ihtiyaç olmasa bile ateşimi açıp duruyorlardı. Bilmiyorlardı ki ömrümden gittiğini… Kendi hayatları da öyleydi zaten. Ömürlerinden gittiğini bilmeden bir sürü şey yapıyorlardı. Taksiyle yeni evimize giderken, tekrar bir sigara yakmak istedi ama artık gücüm kalmamıştı. Kıvılcımlarım çıkıyordu ama ateşe dönemiyordum. Çok zorlanıyorum, öksürük de başladı. 6-7 denemeden sonra hiç umursamadan yola fırlatıldım. İzlerim, bir arabanın lastikleriyle yolun arasında un ufak olacak şekilde dağıldı. Milyonlarca kader arkadaşım gibi…
Ama siz insanlarla çok ortak yanımız var. Hepimiz biraz “kullanılıyoruz.” Hepimiz biraz unutuluyoruz. İçimizde hep aynı arzuyla yanıyoruz: Bir yere ait olmak, birini bulup o kişiyle kalmak. Çünkü biz de sonsuza kadar yanmak istemeyiz değil mi? Belki de en büyük ateşimiz, ait olduğumuz yeri bulma arzusuyla yanıyor; sönene kadar.