AYLAK DERGİ

AYŞE ÜNÜVAR

  DİDAR 

“Cümleler değişti, üzerine yeni kelimeler eklendi. Sokak lambaları yandı, söndü, yandı, söndü.  Gidenler, gelenler, sevenler, ayrılanlar oldu. Çocuklar büyüdü. Büyükler yaşlandı. Aynı evin içinde, kendinden mesul yaşayan birinden kimselerin haberi olmadı kızım!” Dedi dedem! Kıyısında papatyalar açan, küçük bir şehrin en baba sokağında otururdu Didar. Meslek lisesi öğretmeni babası ve kız okulunda müdüre annesi ile. Doğduğunda ay bir başka şavkıdı diyen babası ona, Didar adını koymuş ve adıyla yaşasın duasını da eklemişti yanına. Didar: Güzel yüz ya da çehre anlamları taşıyordu. Adından müsebbip, her şeyinin güzel olması, şavkıması, yüz güldürmesi ve onurlandırması beklenilen Didar, tam bir hanımefendi ölçüsünde yetiştirildi.  

Eve gelen misafirlere kahve pişirmeyi öğrendiğinde ilkokul yaşındaydı. Dizini kırarak hoş geldiniz derken de. Dış kapı önünde konukların ayakkabılarını, büyüklü küçüklü çevirirken de. 

Adabı muaşerete göre yetişmeliydi her genç kız. Oturduğunda, kalktığında, büyüklerin elini öperken zarif ve derin olmalı. Öyle lakayt duruş sergileyecek bir tutum içerisine girmemeliydi. Hatun Hanım’a göre, okulundaki kızlardan hallice değil, tam bir zarafet abidesi olarak yetişmeliydi. Bilmem mesleğinden, bilmem mükemmeliyetçilik huyundan, bilmem kendi babasının eleştirilerinden, annesi Didar’a sürekli, gözün üzerinde kaşın var, muamelesi güder ve bunu hep onun gelecekte iyi bir genç kız, iyi bir eş, iyi bir anne ve vatana millete yakışan iyi bir birey olarak yetiştirme kaygısından kaynaklandığını ifade eder dururdu.  

Şevket Bey herkes tarafından sevilen, arı, duru bir beyefendiydi. Hem de öyle böyle değil. Erkek okulundaki en hayta veletleri bile tatlı dili ile çözer, onları suça bulaşmadan adam etmeyi başarır, yolda sokakta nesil tarafından yerlere kadar eğilip eli öpülürdü. “Ne Hoca ama be! Kendi evladı bildi bu kerataları da bir güzel adam etti,” denilirdi.  

Saat 17.30’ u vurdu mu okuldan çıkar, bankalar caddesine vardığında esnaf takımı ayağa kalkar, çaya kahveye buyur eder, ama kimsenin dükkân önünü meşgul edip, müşterilerine saygısızlık olmasın diye, bu nazik teklifleri geri çevirirdi.  

Şevket Bey her konuda kontrollü, nazik, babacan ve şehir efradı tarafından sevilip onaylanan bir eğitimciydi. Bundan sebep karısının da kendisinin de bu küçük, papatyalı şehirden tayin alıp gitmesi istenmez. “Aman Öğretmen Bey, sizler giderseniz bu hayta gençlere kim şefkat yuları vuracak?” derlerdi. Hatun Hanım da Şevket Bey de şehrin en ücra köşelerinden gelen gençlere kol kanat germiş, onlara ana baba olmuşlardı. Gerçi Hatun Müdire biraz sertti ama olsundu. “Nihayetinde kız kısmına yüz vermeye gelmez. Öğretmen Hanım ne de güzel hakkından geliyor bu yeni yetme kız milletinin, vallahi aşk olsun,” derlerdi.  

İki mükemmel eğitimcinin ay yüzlü kızı Didar, öyle iyi bir eğitimden geçmeliydi ki, kimseler “Amannn önce kendi çocuklarına baksınlar…” gibi laflar etmemeliydi ortalık yerde. Bundan sebep midir bilinmez, Didar kız, hiç okula gönderilmedi. Evde, iki duvarı da kitaplık olan odasında, annesi babası tarafından eğitim görecekti. Ne gerek vardı okula gidip gelmeye! Öyle ya belki yanlış bir arkadaş edinecek, belki yanlış bir söze şahitlik edecek belki de ne idüğü belirsiz bir herife kapılıp gidecekti! Başlarda Şevket Bey şiddetle karşı çıktı bu duruma. Öğretmen okulundaki hocalarının, bu konuda yapılan araştırmalarla ilgili örneklerini, usanmadan anlattı karısına. Hatta büyük şehir kütüphanesinden eğitim kitapları istetip, eğitimini okulda almayan çocukların, sosyal hayatları üzerine yazılmış makale örneklerini gösterip, düşüncesinin doğruluğunu kendince teyit etti ama Hatun Hanım zinhar olur, demedi. Didar, annesinin yöntemleri ile evde eğitim alacak ve kızıyla bizzat kendisi ilgilenecekti. Hatta öyle ileri gitti ki bu evde anne lafı edilmeyecek “Hatun Öğretmenim” denilecekti. Şevket Bey bu kısımda büyük bir çıngar çıkardı ve “Kızım babasına baba, diyecek Hatun, ötesi yok,” dedi. 

Sadece “baba” kelimesi ile uzun süre başı derde girdi Didar’ın. Ağzından ne vakit “anne” çıksa ceza alıyor, anlatması gerekenleri “babam” diye anlattığı için annesi tarafından ikinci kez cezalandırılıyordu.   

Bir vakit sonra her şey rayına oturdu. Hatun Hanım sınıf seviyesine göre dersleri ayırıp, konuları zamana bölüyor ve her akşam düzenli ders anlatıyor, hafta sonları ise sınava çekiyordu Didar’ı. Öğrenemedim yok! Yanlış cevap yok! Edat, bağlaç, yüklem hatası yok! Hele hele edebi yazılarda, zinhar yanlış yapamazsın! Çünkü yazı her şeyin başıdır. Misal bir dilekçeyi yanlış yazdın, bir evrakı yanlış mühürledin, ne olacak? Senin burada yaptığın bir yanlış yüzünden koskoca devletin işi kalır ve sebebi sen olursun. Yapamazsın! Yapmayacaksın! Hatun’un kızı yanlış yaptı dedirtmem. İyi yetişmeli, düzgün eğitim almalısın ki insanlığa bir faydan dokunsun. Bana, babana layık bir evlat olduğunu zamanla sen de anlayacaksın. Şimdi zor gelecek, yaşıtlarınla olmak isteyeceksin ama ileride, “Anne, üzerimde hakkın büyük, ödeyemem” dediğin günler de gelecek. Bana güven ve ölçülü yaşamaya alış! Çünkü ölçüsüz her şey belasını tez bulur. Bak kız okulundakilere, mezun olup giderken, Hatun Anne deyip elimi öperler. Neden? Çünkü hepsini birer örnek adam ettim. Ha, sen de orada okuyamaz mıydın? Okurdun elbet, okurdun ama sen eğitimine çok daha erken başladın ve onlardan çok daha ileri gideceksin. Gün olacak onların çocuklarını okutmak sana düşecek, o zaman aynı eğitimle değil, daha ileri bir eğitimle eğilmelisin üzerlerine ki, iyi eğitildiğin belli olsun. Anlayacaksın! Bugün değil ama ileride bir gün anlayacaksın. 

Ya yıl sonu sınavları için dışarı çıkar Didar, veyahut kıyafet alınacaksa. Papatyalı şehirde düğün varmış, bayram varmış, yaz sineması varmış, deve güreşi varmış, genç kızlar birlikte dondurma kuyruğuna girermiş… Oldukça gereksiz, boş ve anlamsız bir sürü birliktelik için Didar’ın geldiği noktaya gölge düşüremezdi Hatun Öğretmen.  

Dondurma eve geldi, film televizyona takılan bir aletten izlenilebiliyordu. Bayrama ziyarete gelenlerin elini öpse, kahve tutsa tamamdı. Düğüne gelince elbet bir gün kendi düğününü görecekti. Bir şeyleri erken görüp uyanması aleyhineydi. 

Yaz tatillerinde annesi de babası da okulda olduğu zamanlarda pencereden sokağı izler, eli dondurmalı gülüşerek yürüyen genç kızlara bakardı. Binanın altındaki esnaf kısmı Didar’ın pencereden bakmakta olduğunu, karşı esnafın çırağının alık bakışlarından anlar, içten içe üzülürler, Şevket Bey’e çıt bile diyemezlerdi.  Bu alık oğlan, eninde sonunda kıza kendini fark ettirecek ve olanlar olacak diye endişe edip kendi aralarında kıvranırlardı. Öyle değil mi ama ikisi de akıllı ikisi de eğitimli ikisi de öğretmendi. Söz düşer miydi ele? Düşmezdi elbet! Sustular! Esnaf sustukça kız pencereden gitmez, oğlanın bakışlarında sevgi kırıntıları arar, ilgisine kanar oldu! Zamanla herkesin ağzına düşen o söz, en çok da kız okulundan yükseliyordu! “Hatun Öğretmen önce kendi kızına baksın!” Yükseldi o ses, dal budak saldı, kılçıklandı ve yeni yetme bir kuşun ağzından dökülüverdi ulu orta.  

O gündü işte, o kara gün, fesleğene su dökmek için balkona çıktı Didar. Baktı ki solmuş, boynu bükülmüş fesleğenin. İçine düşen kurt akşama kadar yedi bitirdi onu! Fesleğen tek arkadaşıydı. Bir bir ona anlatmıştı kırgınlıklarını, uzaktan uzağa sevdasını, noktadan, virgülden, yazıdan nefret ettiğini ama okula gitmek istediğini, annesi gibi değil de babası gibi olmak, anlamak, anlaşılmak istediğini…!  

Yüzlere baktı. Gelen geçen, bakan bakmayan, tüm yüzler ona düşman gibi bakıyordu! Bir şeyler olmuş, değişmiş, şehir kararmıştı! Sonra onu gördü!  Kavşakta bekliyordu. Kıza son kez bakıp büyük şehre giden minibüse atladı ve kayboldu. Şehre sonradan gelen oğlanın, şehri terk ettiğini bakışından anladı Didar. İçeri girdi. Camı açtı ön sokağa baktı. Cümle esnaf gözünü dikmiş onların dairesine bakıyordu. Koşup yeniden balkona çıktı, annesi caddenin karşısında bekliyor, babası da annesine doğru yürüyordu! Yürüdüler. Karşıya geçtiler. Kızlarına baktılar. Didar da onlara! Sonra eğilip fesleğene bir şey fısıldadı kız ve kendini boşluğa bıraktı!  

Dedem gerisini anlatamadı. Ağlıyordu. Ne olduğunu sorduğumda. “Kızlarının cenazesini de alıp papatyalı şehirden gittiler, istifalarını vererek… Onca çocuğu adam edip de kendi çocuklarına kıydıktan sonra!” dedi. 

Abone Ol

Yeni sayılarımızdan haberdar olmak için
ücretsiz abone olabilirsiniz.