AYLAK DERGİ

DAMLA KARAKUŞ

Her Şeye Hakkınız Olabilir Umutsuz Olmaya Asla 

Damla Karakuş 

“Tiyatro, tiyatro, tiyatro… 

Başka bir şey olmadı benim hayatımda.” 

Müjdat Gezen deyince insanın aklına Gırgıriye’lerin Darbukacı Bayram’ı ya da Cennet Mahallesi’nin Yunus’u geliyor hemen ve yüzünde bir gülümseme beliriyor. Ama ben sizi seyircisi ve okuru olmaktan öte arkadaşlık ku- rup sohbet ettiğim, tanıdıkça insan yanını çok sevdiğim, Leylâ Hanım’ın biricik eşi, köpekleri Tarçın, Çakıl, Bal ve Bücür’ün babası Müjdat Gezen’le tanıştıracağım.  

Oyunculuğu nasıl tanımlarsınız? 

Oyunculuk, zengin mesleği değildir ama kendisi zengin bir meslektir. Üretirken kendine çok şey katarsın. İyi bir oyuncu olma yolunda çalışırken iyi bir insan olmanın da yollarını keşfedersin.  

Bir yandan da biz oyuncular biraz abartmayı da severiz. Halbuki neticede o bir oyundur. Seyirci de bunu bilir. Oyunun yazarı, adı, oyuncuları ve her şeyi bellidir. Yani oyunculuğu diğer mesleklerden kayırmaya da gerek yoktur. Bir de bizim mesleğimizde oyunculuğun başka mesleklere benzemediği- ni söyler dururlar hatta diğer mesleklerden üstün olduğunu iddia ederler. Halbuki oyunculuk, neden manavcılıktan daha kutsal olsun ki? Mesleğimiz ne olursa olsun, yeter ki onu severek yapalım. Sevmeden yapılan hiçbir mesleğin kutsallığı yoktur. Ben mesleğimi hep severek yaptım, severek yapınca da iyi bir şekilde yaptığımı gördüm.  

Zenginlik üç türlüdür; maddi zenginlik, manevi zenginlik ve ruh zenginliği. İnsan birden ilk aklına gelenleri sıralıyor ki hepsi de birer zenginliktir. Charlie Chaplin’in sevdiğim bir sözü vardır: “Fakirlikten bir şey öğrenmedim, ne öğrendimse zenginlikten öğrendim.” Bu sözü, ilk önce fakirleri aşağılıyor diye değerlendirip Chaplin’e çok kızmıştım. Sonradan Chaplin gibi zeki bir beynin bunu durup dururken söylemediğine kanaat ge- tirdim. Şöyle ki evet, bizde nice fakir fukara adam vardır ama ne zenginlikler barındırır. Mesela Âşık Veysel maddi kazanç yönünden belki zengin biri değildi ama çok donanımlıydı. Üstelik iki gözü de görmüyordu! Bu görece bir kavramdır. Çok paran varsa çok zenginsin, evet. Peki, bu parayı ne için kullanıyorsun?  

Zenginlik, evvela maddi boyutlarda değil, kendinde keşfedip üreteceklerinde göreceğin mayadır.  

Siz ilk kez sahneye ne zaman çıktınız? 

On yaşımdaydım, ilkokul üçüncü sınıfa gidiyordum. Faruk Nafiz Çamlıbel’in Küçük Çiftçiler adlı bir piyesi vardı. Burada beş kız ve bir erkek vardı. “Okul müsameresi olacak yıl sonunda, başrolünü sen oynuyorsun,” dedi öğretmenim. “Oynayamam öğretmenim, ben artist değilim,” dedim ama öğretmenim ısrarcıydı. Oynamam diye ısrar edince elindeki cetveli kafama patlattı. O zamanlarda cetveller çok amaçlı kullanılırdı. Öğretmenim vazgeçmedi, evimize kadar gidip annemle de konuştu. Annem, “Oğlum, öğretmenin eve kadar geldi. Hem baban duyarsa üzülür, oyna,” deyince ikna olmam kolay oldu, tabii mesajı aldım. Oynadım. 

Müjdat Gezen denilince akla ilk gelen şeylerden biri okulunuz Müjdat Gezen Sanat Merkezi oluyor. MSM’nin kuruluşundan ve yaşanan süreçten konuşalım mı? 

MSM’yi 1991 yılında, hayalini kurduğum gibi ücretsiz bir tiyatro okulu olarak açtım. Dünyanın ilk parasız özel okulunu açtığım için özel okullardan tehdit telefonları aldım. “Buna hakkınız yok,” dediler. Kendilerince haklılardı belki. Milli Eğitim de o hakkı vermedi bana, “Siz vergi mi kaçırmak istiyorsunuz, yoksa burada başka bir kötü niyet mi var?” diye sordu. İyi niyet olacağını insanlar düşünmezler. Halbuki ben bu karara parasızlık yüzünden okuyamayacak bir öğrencim sebebiyle varmıştım. İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nda hocalık yapıyordum. Çok sevdiğim bir öğrencim vardı, Mustafa Uzunyılmaz. Baktım morali bozuk, öyle dolaşıyor. “Sıkıntın ne?” diye sordum, “Hocam okuldan ayrılıyorum galiba,” dedi. Sebebini sorduğumda “Harç parasını yatıramadım, sınava almıyorlar,” dedi. 25 liraymış. 35 liram vardı, 25 lirasını uzattım, “Al, yatır,” dedim. Başta kabul etmek istemedi ama başka akıllıca bir çözüm de yoktu. Gitti yatırdı, geçti sınıfını, meşhur oldu. Çok da iyi bir oyuncu oldu, gelir de arada bir bana, çok severim onu. İşte o gün karar verdim. “Bir gün param olursa okulumu ücretsiz eğitim verecek şekilde açacağım,” dedim. Bir gün param oldu ve beş yıllık eğitimi ücretsiz olan MSM’yi açtım. 

Öğrencilerinizle, tiyatronun dışında hayat üzerine sohbetler de ediyorsunuzdur diye düşünüyorum. Onlara en çok nelerden söz edersiniz?  

Aslında öğrencilerimle ilk konuşmalarım hep hayata dairdir. “İyi insandan iyi oyuncu çıkarmak kolaydır. Ya yaptığınız işi sevin ya da sevdiğiniz işi yapın,” derim hep onlara. Bir gün geç vakit son tabloda çıkıyordum. Evim ile tiyatronun arası dört dakikadır. Arabayla geliyorum, önde Kadıköy Belediyesi’nin çöp kamyonu var, yavaş gidiyor, ben de arkasındayım. Temizlik işçisi bir yandan türkü söylüyor, bir yandan çöp topluyor, saat gece on bir. Kendi kendime “Ben olsam bu işçiyi ilerleyen zamanlarda temizlik işleri müdür muavini yaparım,” dedim. O kadar güzeldi ki, yani ne işini aşağılıyor ne gocunuyor. O, onun ekmek parası ve o, işini severek yapıyor.  

Gelelim bizim mesleğimize, sevmediğin bir rol geliyor mesela, seveceksin. Aktörün sevdiği rol negatif bir rol olabilir. Önemli olan bu negatifliği bize doğru aktarmasıdır. Sevdirecek mi, yoksa eleştirtecek mi; bu ince çizgiyi iyi korumalıdır. Bıçak sırtı buradadır ve epik tiyatronun özelliği de budur. Bu önemli bir konudur ve aktör adayları bu konunun üzerinde durmalıdır. Zaten oyunculuk, hayatiyeti olan meslekler sınıfına girmez. Kendi mesleğimi küçümsemek için söylemiyorum tabii ama bir aktör sahnede hata yaptı diye kimse zarar görmez. Seyirci güler hatta zaman zaman alkışlayıp moral verir. Hoşgörüsü olan bir meslektir.  

Öğrencilerime hep bunları söylüyorum. Sahneye çıktığınız zaman en iyi siz yaparsanız kalıcı olursunuz, bu kadar basit. Bizim mesleğimizin büyük talihsizliği, ustalarımız hep buza yazı yazdılar. Buz eridi, bitti ve yaptıkları iş kayboldu. Bugün İsmail Dümbüllü’nün, Kavuklu Hamdi Efendi’nin, Kel Hasan’ın bir tek belgeseli yok, ne fena değil mi? Ben sadece İsmail Amca’ya, o da babamın arkadaşı olduğu için yetiştim ama o da kaynadı gitti.  

Madem buza yazı yazmışlar, biz şimdi sizin vesilenizle tarihe birkaç not düşelim. Neler anlatmak istersiniz?  

Dediğim gibi İsmail Amca’ya yetiştim; halk adamıydı, Kel Hasan Efendi’nin çırağıydı. Sempatikti çok. Ustasının yanın- da kendisini yetiştirmiş yetenekli bir isimdi. Ortaoyununun son temsilcisiydi. Şehir tiyatroları, Darülbedayi’yi kursun diye Fransa’dan dünyanın en büyük yönetmeni André Antoine’ı getiriyor. Antoine, “Size yardımcı olayım, kuralım bu tiyatroyu ama kimlerin olduğunu görmek isterim,” diyor. Yaz dönemi, kimseler de yok. Zaten tiyatro da yok, olsa niye kursunlar? Kadıköy’de, Papazın Çayırı’nda Kel Hasan Efendi’nin çadırı var. Oraya gidiyorlar, önde yer hazırlanıyor onlar için.  Antoine’ın yanında tercümanı da var ki sahneyi tercüme etsin ona. Kel Hasan Efendi çıkıyor, başlıyor tulûata. Oynuyor, bütün seyirci ona çok gülüyor. Çırağı İsmail Dümbüllü de orada küçük bir rol oynuyor. Antoine çok ilginç bir yorum yapıyor: “Kim bu adam ki sahnede babasının evindeymiş gibi dolaşıyor?” Kel Hasan Efendi ile İsmail Dümbüllü’nün özelliği, sahnede rahat olmalarıydı. Sorumsuzluk değil ama, o fena bir şey. İkisi de hem zeki hem de yetenekli isimlerdi. Öyle olmasaydı yirmi tane Kel Hasan, otuz beş tane de Dümbüllü sayardık bugün. Ortaoyununda Kavuklu Hamdi Efendi, tulûatta Kel Hasan Efendi var, çırağı olarak İsmail Dümbüllü’yü anıyoruz sadece.  

Gelelim sinema kariyerinize; her şey nasıl başladı?  

Sinemaya ilk kez 1963 yılında Yedi Kocalı Hürmüz’le başladım. Suna Pekuysal da ben de Şehir Tiyatrosu’ndaydık. Ben on dokuz, yirmi yaşlarımdaydım. Suna da benden dokuz, on yaş kadar büyüktü. Hafif flört ediyoruz. “Ben ilk başrolümü oy- nayacağım, filme başlıyorum, sen de oynar mısın?” diye sordu. “Oynarım,” dedim. “Gel seni yazıhaneye götürüp tanıştırayım,” dedi. Yazıhane de küçücük bir yer, Kurt Film. Mehmet Arancı diye bir adamın firması, “Kurt Mehmet” derlermiş ona. Suna’yla beraber yazıhaneye girdik; takım elbiseli, kravatlı bir bey ayağa kalktı, senarist Sadık Şendil. Sadık Abi’yle de ilk kez orada tanıştık. Ben küçücük, on dokuz yaşında gencecik bir çocuğum, benim için ayağa kalkıyor; “Estağfurullah efendim,” dedim ben de. Neyse anlaşmayı yaptık, el sıkıştık. Sonra filmi çektik ve senaristle vedalaştık.  

Aynı yıl Münir Özkul Tiyatrosu’na girdim ben. Orada bir oyun koyduk sahneye, rejisörü Sadık Şendil’di. Her gün evine gitmeye başladık. Savaş (Dinçel), Yaman (Tüzcet) ve ben üç konservatuvarlıyız o zaman. İleriki yıllarda ben Sadık Abi’nin asistanlığını yapmaya başladım. Çok sevdim onu. Tam bir hocaydı. Ondan çok şey öğrendim.  

Çok sevilen Gırgıriye filmlerinize gelelim. Nasıl yazdınız senaryosunu ve neden Roman kültürünü baz aldınız? 

Egemen Bostancı’nın tiyatrosunda Artiz Mektebi isimli bir oyunu yazıp koymuştum sahneye, çok tutmuştu. O zaman Şan Müzikholü vardı. Egemen Bostancı, benden bir oyun daha is- tedi. Romanları çok severim ben. Gazinoda da çalıştığım için onları yakından tanıma fırsatı bulmuşluğum var. Zaten müzisyenlerin yüzde doksanı Roman’dır ve inanılmaz yeteneklerdir. 

Bilir misin, Türk toplumunda da dünyada da Romanlara devlet memuriyeti verilmez. Subay olamaz, polis olamaz ya da bir devlet dairesinde çalışamazlar; onlar kendilerini sanata verirler. Bu sanat da onlar için içgüdüyle gelen müthiş bir yetenektir. Egemen Bostancı, “Bir müzikal yap bana, bu Artiz Mektebi çok tuttu,” deyince “Ne yapayım?” diye düşünmeye başladım. Romeo ve Juliet’i çok severim. Romanlar da gözümün önünde duruyor, iyi de tanıyorum. Dedim ki “Romeo ve Juliet’i alayım, Roman mahallesine getireyim.” Romeo ve Juliet’te, Montague ve Capulet aileleri iki düşman ailedir ve bu ailelerin kızı ile oğlu birbirine âşıktır. Ben bu hikâyeyi, birbirine düşman olan ayıcılar ile kalaycılar ailesi olarak kurguladım ve Sulukule’ ye taşıdım. 

Birinci film 18 milyon kişi tarafından seyredildi. Bilmeyen yoktur. Almanya’da kaseti olmayan ev yoktu. Zaten dünyaya baktığın zaman da Shakespeare’in eserlerinin birçoğu ana malzemedir. Dünyada da bu bilimkurguları, yani modern sinema anlayışındaki yanıltıyı saymazsak, değişmez yirmi yedi tane temel konu vardır. Aşk, intikam, hırs, kin, nefret, cinayet, saltanat gibi değişmeyen konulardır bunlar. 

 Oyuncular nasıl seçildi peki? 

Oyuncu seçimleri konusu tamamen Türker İnanoğlu’nun marifetidir. Yedi ayrı filmde yedi başrol oynamış oyuncuyu tek filmde toplamıştır; Müjdat Gezen, Perran Kutman, Adile Naşit, Ayşen Gruda, Gülşen Bubikoğlu, Münir Özkul ve Şener Şen. 

Sizi tiyatronun yanında yazar kimliğinizle de tanıyoruz. Peki, ilk ne yazmıştınız?  

Dokuz, on yaşlarımdaydım. Ailem beni Doğan Kardeş dergisine abone yapmıştı. Oraya şiir yazmıştım. Sanırım ilk yazdığım şey o şiir olmuştur ama beni asıl heyecanlandıran yazdığım ilk romandır. Okuduğum hikâyeler, abone olduğum dergideki öyküler falan bana roman yazma şevki verdi. Önemli bir şey tabii, uzun uzun yazacağım. Şiir ufak kalıyor. Öykü desen kısa. Roman yazmalıydım! Kalınca bir defteri romanımla doldurdum. Adını da Babamın İntikamını Aldım koydum. Ailece görüştüğümüz, Tan Matbaası’nda Nâtık Usta vardı, benim için Nâtık Bey Amca. Babam, “Ben, Nâtık’a bastırırım,” dedi. Ben çok heyecanlandım tabii. Günler geçmek bilmiyor, romanım basılıp gelecek diye bekliyorum. Nihayet benim roman basıldı ve geldi. Tek sayfa! Arkası da yok. A4 büyüklüğünde bir saman kâğıda basılmış. “Baba,” dedim, “roman?” “Bu, evladım işte,” dedi. “Baba ama benim romanım koskoca bir defterdi?” diyebildim hayal kırıklığıyla. “Evladım, defter dolusu ama yazdığın her bir harf bakla büyüklüğünde. Matbaada hurufat ederler, oraya girince tek sayfa oldu,” dedi. Dünyam başıma yıkıldı. Kocaman bir roman yazıyorum ve zamanımı veriyorum ona.  

Bir ayda yazmıştım. Bir çocuk için çok büyük çaba sarf etmiş- tim. Koskoca roman bugün yok işte. Hep derim “İlk romanım tek sayfa!” diye. Edebiyat adına da büyük bir kayıptır tabii(!).  

“Dünyada en kötü şey, ‘Yapamıyorum,’ diye bırakıp gitmektir. Yapabilirsin. Bir kez daha dene,” diyorsunuz Yapabilirsin adlı kitabınızda. Gerçekten insana iyi gelecek bir bakış açınız var. Düşüncelerinizi genişletelim mi?  

İlkin aileden başlayalım. Aile içi eğitim bütün üniversi- telerden daha değerlidir benim için. Annemin tevekkül duy- gusu, “Olsun, düzelir, geçer…” hali beni çok etkiledi, ablam da öyleydi rahmetli. Herhangi bir şeye çok üzülmezlerdi. “Olsun, ne yapalım, olacağı varmış, bu da geçer, bu da düzelir…” diye düşünürlerdi. Ben, bu fikirleri bilinçaltımın nasıl edindiğini bilmiyorum. Ama sonradan hayata atıldığımda ben de bu düşünceyi benimsedim. Herhangi bir şeye uzun süre üzülmenin bir anlamı yok. Benimki zor bir hayattı çünkü hem çalışıp eve yardımcı oluyordum hem konservatuvarda okuyordum hem de çalıştığım iş o kadar kolay bir iş değildi.  

Mesela ben bir oyunu hazırladım, başrolünü oynuyordum. Sonra Muhsin Hoca (Ertuğrul) geldi, “Bu rol, bu çocuğa olmaz çünkü Tom Sawyer rolü oynuyor, Sawyer on iki, on üç yaşlarında, eee bu delikanlı gelmiş yirmi yaşına, onun için baştan başlıyoruz,” dedi. Bütün kadro değişti. Çok üzüldüm, Şehir Tiyatrosu’ndaki ilk başrolümdü. ’63 yılıydı. “Hoca bana bunu niye yaptı ya, benden ne kötülük gördü ki?” diye düşündüm o zaman. O yıl Şehir Tiyatrosu’ndan ayrıldığım, Münir Özkul ve Muammer Karaca tiyatrolarına geçtiğim yıldır. Sonra düşündüm ki belki böylesi daha iyi oldu. Çünkü bir etap atladım; ödenekli bir tiyatrodan özel bir tiyatro beni istedi. “Bu da benim için güzel bir şey,” diye düşünerek terazi üzerinde kendime dengeler kurdum.  

Umut ile sanatı nasıl bağdaştırıyorsunuz?  

Tam da birbirine paralel olduğu için bağdaştırıyorum. Çünkü sanat dışarıdan bakıldığı gibi bir şey değildir. En başta muhalif bir şeydir. Resim muhaliftir, heykel muhaliftir, şiir mu- haliftir, tiyatro muhaliftir. Hangi açıdan alırsan al, bak. Çünkü sanat hayatın ta kendisi değildir. Orada bazı varyasyonlar var- dır. Her sanatçının oraya eklediği şeyler vardır ve başkadır. Ge- neralin, Picasso’nun eseri Kanlı Pazar’a bakıp da “Bunu siz mi yaptınız?” diye sorduğunda Picasso’nun “Hayır, siz yaptınız,” demesi, bunun en güzel örneklerinden biridir.  

Abone Ol

Yeni sayılarımızdan haberdar olmak için
ücretsiz abone olabilirsiniz.