ÇINARIN DEVRİMİ
“Ben hasta bir adamım… Gösterişsiz,içi hınçla dolu bir adamım ben.”
Laçin elindeki kitabı sesli tekrar ediyordu. Gösterişsiz, içi hınçla dolu… Ben de tekrar ediyorum içimden. “İçi hınçla dolu…” Koca bir gövdeye sığacak kadar. Çiziklerle doluydum, aileden herkesin bir anısı, unutmamak için kazıyorlar. Anılarımızı her an göz önünde tutabilir miydik? Hislerle hatırlamak, o günlere dönmenin o günün mutluluğunu, hüznünü yeniden yaşamak değil miydi? Hep böyle söylemez miydiniz sahi?
“Salıncağımı buraya taşıyacağım, bu yaz hiç inmeyeceğim.” diye zıplaya zıplaya geliyordu evin küçük kızı. Rüzgârın savurduğu saçları yüzüne çarparken tek istediği bulutlara yükselmekti. Benden istedikleri neydi diye düşünüyorum her seferinde. Laçin kitabını okumaya devam ederken diğer kız kardeş Tuba da ona eşlik etmeye gelmişti. Her kahvaltı sonrası gölgemde sohbet edip, rüzgârın tatlı esintisini hissederlerdi. Öğle esintisini ben de çok severdim, hafif hafif yapraklarıma dokunuşu hâlâ hayatta olduğumu hissettiyordu bana.
“Mutlu olmadığı yeri terk eden insanlar var Tuba, kitapta şöyle yazıyor, orada iyi değilsen kendin için devam etmelisin.”
“Tamamen kolaya kaçmak bu, savaşmadan mutlu olamazsın. Kendi mutluluğun için savaşıp onu almalısın. Dışarı bağlı kalarak aradığımızı bulamayız. Mutluluk dediğimiz aynada gördüğümüz kişide saklı. Her mutsuz hissettiğimiz yeri terkedersek, hayatı yakalayamayız.”
“Peki ya mutluluğumuzu etkileyen dışarıda kalanlarsa? O zaman uzaklaşmaktan daha iyi bir yol göremiyorum. Asıl hayatı yakalamak için, mutlu etmiyorsa uzaklaşmalısın.”
İki genç kızın konuşmasına dikkat kesiliyordum. Hangisinin haklı olduğuna karar veremedim. Peki ya ben? Onlara rağmen kendi mutluluğumda kalabilir miydim? Yoksa hayatı yakalamak için, önümde uzaklaşmaktan başka bir yol yok muydu? Onların tartışmaları kafamdaki düşüncelerin çarpışmasına benziyordu. Bir çözüme ulaşamıyor aksine yolu kaybedip çıkmaza giriyordu. İnsanlarla aynı taraftan bakmak zordu, arkadaşlarımın düşüncelerini dinlemek belki bir çıkar yolu bulmama yardım edebilirdi. Karşı bahçedeki Çınar’a sesimi duyurabilmek için yapraklarımı kıpırdattım, rüzgâr olmadığında bu epey zor oluyordu. Beni farkedince anlattım hissettiklerimi. Neredeyse aynı durumda olduğumuzdan bahsetti.
“Mutlu değilsek ve üstelik zarar da görüyorsak bana göre gitmeliyiz. Biz insanlar gibi değiliz, onların düşüncelerini değiştiremeyiz.”
Bir yanım hâlâ kabullenmek istemiyordum. Onların beni sevdiğini biliyordum, belki bu yüzden kalıp mutluluğu aramalıydım. Sevgilerini kendimi hatırlattıkça yapraklarımda umut yeşermişti. Ertesi sabah biraz daha kuvvetli olmak için çabalıyordum. Belki de sevgi her şeyin üstesinden gelirdi. Sevgi iyileştirirdi. Laçin göründü kapıdan. Sinirle geliyordu bana doğru. “Hep aynı durumlarından yaşanmasından bıktım artık!” Söyleniyordu kendi kendine. Bir hışımla gövdemden tırmanmaya başladı. Ne olduğunu şaşırdım. Tırmanmak zor olacak ki dallarımdan tutmaya çalıştı. Tutup kendini yukarı çektiğinde dalım çatırdadı ve Laçinle birlikte yere düştü. Canımı nasıl yaktığından habersiz Laçin, ağlamaya başladı. Onu iten benmişim gibi gövdemi tekmeledi. O ince bedenine bu kadar öfkeyi nasıl sığdırmıştı. Oysa öylece duruyordum. Baharın tazeliğini hissetmeye çalışırken şimdiyse dallarım kırılmış, yapraklarım sarsıntıda yere düşmüştü.
Canım yanıyordu.
Laçin haklıydı. Canının yandığı yerde durmamalısın.
Durmamalıydım. Daha fazla kayıp vermeden bu bahçeden gitmeliydim. Karanlık çöktüğünde zamanın geldiğini anladım. Toprağın yıllardır sardığı köklerimi yavaşça yukarı doğru çekmeye başladım. Sımsıkı tutunduğum bu toprak, kendimi çekmeye çalıştıkça bırakmıyor köklerimi daha da sarıyordu. Bırakmadan defalarca çektim koca gövdemi. Bir parçamı toprakta bırakarak en sonunda köklerimi ayırabilmiştim. Evimden ayrılmak hepsinden daha acı veriyordu. Gece boyunca geniş, gri yollardan geçtim. Yerleşebileceğim tek bir alan çıkmamıştı karşıma. Gün aydınlanırken kısa fidanların dikili olduğu bir alan dikkatimi çekti. Çevresinde birkaç ev vardı sadece. Daha fazla yol gidecek halim de kalmadığından topraklarına köklerimi bıraktım. Hava iyice aydınlanınca ev sahiplerinin merak dolu gözleriyle karşılaştım. Evin babası olduğunu tahmin ettiğim zayıf, uzun boylu adam bir süre öylece bana baktı. Kırlaşmış saçları, uçlara doğru kıvrılıyordu. Gözleri kısıktı. Önemli bir mevzuyu düşünürcesine dikkatliydi. Eve dönüp çok geçmeden geri geldiğinde bir eline ip diğer eline balta almıştı. Hiç düşünmeden baltayı sapladı. Uzun olan dallarımı kesmeye başladı.
” Bu kış rahat geçecek.” diyordu.
Daha geleli gün geçmeden benden kurtulmak istiyordu. Kesilen dallarımı ateş içinde görmek Laçin’in tekmelerinden daha acı vericiydi. Üstelik sonum onların gözünde çiziliydi. Koca gövdem ısınmak için onlara bir kış yeterdi. Çıkmaz bir yola mı girmiştim? Evime geri dönmek istiyordum ama buna ne gücüm kalmıştı ne de inancım. Hazırlanmış sonumu, bekliyor gibiydim. Evden uzaklaşarak canımın yanmasını durdurabileceğimi düşünmüştüm. Değer göreceğim bir yere gitmek en doğru karardı benim için. Oysa insan kendi başına değer bilmeyen bir varlıkmış.
Gün dönerken küçük bir topluluk geçiyordu uzun, dar yollardan.
“Toplanıp öylece nereye gidiyorsunuz?” diye seslendim bir heyecanla.
” Zarar görmeyeceğimiz, yalnız olacağımız bir yere.” Güçlü ve kendinden emin çıkan sesi bana güven veriyordu.
” İnsanlardan uzak bir yere mi?”
” Kendi ormanımızı kurmaya.”
Kurtuluş yolum önümdeydi. Diğer ağaçların yardımıyla köklerimi topraktan kurtarıp peşlerine takıldım. Zarar görmüş tüm ağaçlar, insanlardan uzak bir dağa yerleşti. Küçük bir toplulukla çıktığımız bu yolda, artarak büyüyorduk. Dağın bulunduğum yamacından baktığımda koca bir şehir çırılçıplaktı şimdi.