Saatlerdir üzerinde durduğu çamurlu topraktan mütevellit etrafı kararan botlarını, müdavimi olduğu tahta banka oturduğu esnada iplerinden gevşetti Gül, ardına yaslandı, sırtını son kez rahatça dönüyordu geleceğe, gözleri karşısında karmaşık duran ve mevsimin karlı rüzgârlı havasından nasiplenen servi ağaçlarının gökyüzüne uzanan kalender salınışındaydı, çantasını yanına bıraktı, derin bir nefes aldı, bu karmakarışık şehirde bir ağaç gören herkes gibi…Kesen gibi değil fakat! Zira ikisinin arasındaki uçurumda araf yoktur. Geceden tedirgin ellerini öğrenci protestolarından muzdarip paltosunun cebindeki bozukluklardan kurtarıp üşüye üşüye dizlerinin üzerine koyuverdi, gözleri buğuluydu, saçları ise dağınık, yüreği tedirgindi, nefesi kesik, sesi artık kısıktı, hevesi ise bitik…
Bütün gece soğuk hastane koridorlarında yürüdüğü için bu sabah Kuzguncuk’un kıyısına yanaşan vapurdan indiği vakit anlamıştı esasında onu bekleyenin, hesaplaşma vakti diyor şimdikiler, savaşmak hatta belki, onunkisi en masum vedalaşmaydı halbuki, Gül’den başka kimse bilemezdi bunu elbet, körler göremezdi, göremezlerdi…
Her nefeste hızlanan kalbinden anlamıştı vaktin dolduğunu, serviler daha bir hırçındı sallanırken şimdi şiddetlenen rüzgarda, vapur iskelesinin önünde duran emektar büfeden aldığı az tirajlı gazetesini çantasından çıkarıp seriverdi üzeri geceden erimiş karlarla ıslanan tahta banka, tutamadığı bir iki yaşı siliverdi ince uzun ve artık soğuk parmaklarıyla, gözyaşının sıcaklığını parmaklarında hissedecek kadar üşümüştü beyaz minik elleri, yüzündeki nemi dağıtan rüzgarı savururken başını çevirdiği esnada fark etti gelen misafiri, bayır boyunca yürür gibi değil de dövüşür gibi adım atıyordu küçük kız, botları pislenmiyordu bir türlü niyeyse, krem renkli kazağı yeşil paltosundan belli ediyordu kumral saçlarının parlaklığını, sekiz yaşındaki bir ufaklığa göre fazlasıyla gururluydu başı, önündeki koca taşı sıçrayarak aştı, işte şimdi karşısındaydı kahverengi gözleriyle, ayağa kalkmadı Gül, “Hoş geldin.” diyebildi kısık sesiyle sadece… Gözleri gülüyordu ama yine de, küçük kız görüyordu kimsenin göremediğini, maddenin ardındaki manayı gören bir ermiş gibi… Bankın üzerinde duran işçi cinayetleriyle dolu gazete sayfasının üzerine oturuverdi ufaklık, başını aynı anda yasladı Gül’ün yılların eğdiği omuzuna, burası Bülbüldere’siydi, ilk durak, son durak…Son kez konuşuyorlardı, ilk durakta…
-İyi misin ufaklık?
-İyiyim. Ya sen, sen nasılsın?
-Doğru kelime nedir bulamıyorum, eksiğim galiba…
-Yok olmaktan iyiymiş yine de.
-Çok oldu ama dayanacak takatim kalmadı.
– “Tanrı dağa göre kar verir.” diyor anneannem.
-Ben dağ olmak istemedim ki, kimse bana sordu mu?
-Ben sorayım o zaman.
-Sor haydi.
-O ayakkabılar, pembe olanlar hani, ayakkabıyı alacak mı babam?
-Ayakkabını uyandığın bir sabah yatağının yanında bulacaksın fıstığım.
-E süpermiş bak üzülüyorsun bir de, peki şarkıcı olacak mıyım, herkes öyle diyor ya, sesim harikaymış.
-Kederli şarkılara uyacak sesin, başlarda nefret ettiğin türküleri arayacak kulakların sonraları, şarkıcı olmayacaksın ama arkadaşlarınla gittiğin karaoke gecelerinin yıldızısın.
-Arkadaşlarım aynı mı peki Emine’yle Karaca yanımdalar mı?
-Daha çok arkadaşın olacak, daha çok kişinin de arkadaşın olmadığını anlayacaksın, Karaca iyi olacak hep, yanında olamasa da arkanda duracak, Emine’ye sıkı sarıl benim yerime eve dönünce olur mu, sımsıkı sarıl, senden istediği oyuncak bebeği de ona hediye et benim için.
-Tamam ederim, ağlama ama sil gözyaşlarını, hem beni niye çağırdın ki bu soğukta, kışları sevmediğimi biliyorsun, abim kızacak ayrıca bak hemen gel diye aradı okulu, koşarak geldim, bana sürpriz yapacaklar sanırım tatile gideceğiz, babam geçen gece yorgunum iş çıkışı gidelim diyordu köye bir iki günlüğüne.
-Gitmeden görüşelim istedim, doğum gününü ilk kutlayan ben olayım diye keçi, iyi ki doğdun, iyi ki varsın.
-Teşekkür ederim sen de öyle, annem gece rahat pasta yapsın diye uyuyor numarası yaptım, abim hediyesini bilgisayarın arkasına koymuştu gördüm sabah çıkarken, babamın hediyesini bilmiyorum gelmemişti daha ben okula giderken, annemi de göremedim uyuyordu uyanmasın diye öpmedim bu sabah.
-Keşke öpseydin.
-Öperim gidince söz, ağlama artık hadi ama Gül, ben de ağlarım.
-Sen de ağlarsın, ağlayacaksın biliyorum, her şey güzel olacak ama unutma bunu.
-Her şey güzel olacak tamam peki, unutmam söz.
Ayağa kalktı ufaklık bir anda, Gül oturduğu yerde kalakaldı öylece, saçlarından kirpiklerine uzanan rüzgar kaya zannediyor olmalıydı onu, ıslak gözlerini karşısındaki miniğin ışıl ışıl kahverengi gözlerine mıhladı, sarıldılar uzunca bir süre, iki öpücük kondurdu Gül’ün yanaklarına ufaklık, “Seni seviyorum.” dedi, hızlıca yeşil paltosunun içinde uçar gibi iniverdi servi ağaçlarının yanındaki mermerlerden kalan çamurlu bayırdan, yarı yola gelmişti ki, boyundan büyük bir mezar taşının gölgesinde dönüverdi ardından seslenen Gül’e:
-Abin sana bundan böyle hiç kızmayacak, sen de üzme onu asla, baban aldı sana o ayakkabıları inanma başka kimseye, baban aldı unutma, yaşamaktan korkma minik, düşeceksin ama durma, denemekten korkma, kalkmayı başaracaksın her seferinde, yüreğinle göreceksin sen gözlerinle değil, ağlayacaksın çok, ağla minik sakın utanma, seveceksin, sevileceksin, yaşayacaksın sen, bedeninle değil ruhunla yaşayacaksın bastığın her toprakta, seni çok seviyorum, seninle gurur duyuyorum GÜL’ÜM…
Gülümsedi minik Gül, ışıl ışıl bembeyaz tenini kıskanıyordu yanında duran soğuk beyaz görkemli mezar taşları, çocukluğunun geçtiği mahallede seveceği tek yer Sarayburnu kıyılarını gören Üsküdar’daki evinin penceresinden sonra mezarlık olacaktı, bu bilmeden yaptığı en kalabalık yürüyüşüydü minik Gül’ün, evin girişinde onlarca ayakkabı bulacaktı birazdan, koyu renklerde, çamurlu ve yabancı ayakkabılar, sadece babasının ona alacağı ayakkabı ve babasının eskimiş iskarpinleri yoktu kapıda…
Çamurlu botlarına baktı uzunca, daha sonra kafasını kaldırdı Üsküdar’ın orta yerinde gizlenmiş bu mezarlığa GÜL, servilerini izledi, gözyaşlarını silmedi, düştüler bu kez toprağa, burası onun eviydi, dokuz yaşına bastığı sabah abisi aramıştı hemen eve gel diye, iş kazası dedikleri cinayette kaybettiği babasını buraya gömmüşlerdi, o sabah görmemişti babasını, gömmüştü…
Yirmi yıl sonra, yirmi sekiz yaşını bitirdiği gün öğrenmişti annesinin ölüm haberini, kanserdi evet ama, her ölüm erken ölüm değil mi? Yanılıyor mu en sevdiği şair yoksa? Şüphesiz yanılmıyordu Cemal Süreya…
Dokuz yaşında babasını kaybetti, yirmi dokuzda annesini, yaşıyor sandılar cenazelerine katılanlar onu ve abisini, onlarsa anne babalarıyla birlikte kendilerini de gömdüler bu bahçeye, kendi mezarlarına avuç avuç toprak attılar, insanlarsa hiçbir şeyi göremediler, körler görmezdi, göremezlerdi…
Abisiyle bir daha kavga etmedi Gül, hep sığındı ona bundan böyle nefret edeceği mevsim olan kışlarda, babasının aldığı ayakkabıları ise bir kez bile giymedi, o günden sonra en çok babasının sevdiği, “Keklik dağlarda çağlar” türküsünü söyledi, babasını hep özledi. Annesini bu sabah öpmüştü ama biliyordu malum gerçeği, annesini uğurladı bu defa, çamurlu botlarıyla durduğu “Çınar aile kabristanı” taşının dibinde gülümsedi kıpkırmızı dudaklarıyla, ilk görüşte aşka olan inancı son aşkını toprakta görünce, elleriyle bu sabah toprağa gömünce sonsuzluğun bahçesinde, sonsuza dek bitti… Kalabalık az evvel dağılmıştı, bir abisi bir o kalmıştı bu ermişlerin düğün yerinde, işte şimdi son kez ailecek birlikteydiler, abisi seslendi: “Yirmi dakika kaldı Gül’üm.” diye. Harem’den kalkacaktı otobüsleri, bir iki günlüğüne şehirden gitmeye karar vermişlerdi bugün, ömürlerinin en uzun yolculuğunda, yeşil cenaze arabasında… Eğilip öptü titreyen dudaklarıyla avuçlarının arasındaki mezar taşını, kısık sesle attı çığlığını ölüler diyarına Gül: “Seni çok seviyorum anneciğim.”
Minik Gül’ü son kez gördü o gün, bir daha karşılaşmadı onunla, annesi ölen her çocuk gibi kocaman oldu bir anda.