Otobüse son anda yetişti, nefes nefese içeri girdiğinde şoförün ters bakışlarıyla karşılaştı, gözlerini kaçırıp koridorda ilerledi. Koltuk numarasını ararken onu bekleyen yolcuların sesi, uğultu şeklinde havada dolaşıyordu. Özür dilemeyi çok istedi. Dudakları oynamıştı aslında ama, söyleyemedi ve çekinerek yerine oturdu. Oturduğu koltuğun yanı boştu. Yol arkadaşı demek, soru yağmuruna tutulmak demekti. Şu an buna hazır değildi. Gerek de yoktu. Sırt çantasını ayaklarının yanına bıraktı. İçinden çıkardığı kitabı eline aldı, kapağına baktı. Parmakları, üzerindeki kabartıya dokunurken dudak kıvrımlarında belirgin bir yayılma oldu.
Uzun zaman olmuştu kitabevine gitmeyeli, içeriye girdiği ilk anı ve yaşadığı heyecanı zihninde gezdirdi. Düne kadar koğuş arkadaşlarından biri olan hocasının, ricasıydı bu. “Çıktığın zaman ilk işin derin bir nefes almak olsun, sonra sahilde demli bir çay iç ardından uzun uzun yürü ve bu kitabı almayı sakın unutma,” deyip gülümsemiş, kitabın isminin yazılı olduğu notu, eline tutuşturmuştu.
Suçunu tam olarak bilmeden içeride bulmuştu kendini, tıpkı birçok arkadaşının da başına geldiği gibi. Tek derdi, çok sevdiği üniversite hocasına destek olmaktı. O gün hocası, eğitim vermek için her zamanki gibi üniversiteye gelmiş ama gerekçesiz, okuldan içeriye alınmamıştı. Hocası da dahil, hiç kimse yapılan bu aşağılamayı anlayamamıştı. Toplandıkları bir grupla, düşüncelerini sesli olarak ifade ederken, bağımsız ülkelerinde özgürce dile getirememişlerdi dertlerini. Yapılan üstü kapalı açıklamalar da kimseyi tatmin etmemişti. Günler, aylar geçtikçe özgürlüğüne kavuşma umudu, kelimeleriyle birlikte yavaş yavaş yok olmuştu.
İlk sayfayı açtı, kitabın ve yazarın ismini okudu. Arka sayfayı çevirdi; yayınevini, basım tarihini, editörünü, tasarımını derken; önsözünü de atlamadan okudu. Kafasını kitaptan kaldırıp dışarıya, karanlığa baktı. Gözünün önünden şerit halinde geçen şehir ışıklarını, bir süre sonra ardında bıraktığında camdaki yansımasıyla karşılaştı. Kendisiyle baş başa kaldığı ilk an… Bir süre kendine bakmaktan çekindi. Dağılmış saçlarını düzeltti sonra, uzayan sakalını sıvazladı. Otobüsten indiğinde berbere gitmeye karar verdi. Gözleriyle karşılaşmaktan korkuyordu. Sonra tekrar kitabına döndü. Rastgele bir sayfasını açtı. “Ve bir yalancı bile korkudan doğruyu söyleyebilir, dürüst bir adama işkenceyle yalan söyletilebildiği gibi.” cümlesini okudu. Sonra bir kez daha okudu. Kaşlarını kaldırıp ardına yaslandı. Alnında biriken ter damlacıklarını, elinin tersiyle sildi. O ara otobüsün iç aydınlatmaları kapandı. Pusuda bekleyen karanlık ve kapalı alan kendini hissettirdiğinde, nefesini kontrol etmekte zorlandı. Nefesi daralırken avuç içlerinde terleme oldu. Kalbindeki sancı tüm bedenine yayılırken etrafına bakındı. Onu fark eden var mıydı? Ya bu yaşadıkları kalp krizi ise? Mola yerine ne kadar kalmıştı? Ard arda gelen sorularla savaştı bir süre. Kriz geçirmediğini anladığında uyumak istedi. Biraz uyusa zaman hızlı geçebilirdi ama, uyumayı yine beceremedi. Ne zamandır bölük pörçük uykusunun esiri olmuştu. “Normal yaşama dönmek zaman alır,” demişti, daha önce hapishane deneyimi yaşayan arkadaşlarından biri. Son altı ayı, 23 yaşına kadar olan yaşamını da tutsak etmişti. “Ayıp ediyorsun be oğlum! Hocan, arkadaşların hala içeride,” Ne yapıyorlardı şimdi? Muhtemelen çoğu uyumuştu, hocası dışında. O çok uyumazdı. Daha çok düşünür ve yazardı. Geldiği günden itibaren yazmaktan hiç vazgeçmemişti. “Diri tutuyor, umut veriyor, siz de deneyin.” derdi. Yazmadığı zamanlarda yüz ifadesindeki karamsarlığı görmek, koğuştakilere acı verirdi. Yılmadan çabalaması içlerini eritirdi. Günden güne çökmeye başlamıştı. Kolay mıydı haksız yere içeri atılmak, kendini ifade edecek yer bulamamak! “İyi insanlar mutlaka kazanır, biliyorum,” diye iç geçirdi.
Otobüsün dijital saatine çarptı gözü. Zamanı sevmiyordu, bir çemberin etrafında zincire bağlanmış gibi dönmeyi kim isterdi ki? Hem geçmiyordu, kendi özgürlüğüne inat, zaman yine tutsaktı.
Sessizliğin yerini, bir süre sonra horlamalar aldı, kesik kesik ama, daha güçlü, giderek de yükselerek devam etti. Bu ses, onu yine koğuşuna götürdü. Arkadaşı Hasan uykusunda aslan gibi kükrerdi. Odadakilerin sinirleri bozulurdu, bir süre sonra da kızgınlık; gülüşmeye dönerdi.
Muavin, uykulu gözlerle yanından geçti. Elindeki oda parfümüyle geri döndü. Koridora yayılan ağır kokudan kaynaklı olsa gerek, horultular, uğultuya dönüştü. Bir süre sonra ninni gibi gelen bu sesler, onu çocukluğuna, anasının dizinde uyuduğu zamana götürdü.
Aylardan sonra gelen ilk derin uyku hali. Kaslardaki gerginliğin kendini salmasıyla birlikte uçurumdan düşecekmiş gibi gelen o sarsılma hissi. Aynı anda muavinin mola için anons geçmesi. Bu sesle korkuya kapılma, yüreğinin deli gibi çarpması ve kendini koruma hissiyle koltuktan atlayıp yere kapanma, başını ellerinin arasına aldığında…
“Vurma abi, vurma! Ben bir şey yapmadım,” sözlerinin otobüsün içinde yankılanması…