Ülkemizin aydın ve usta yazarlarından Sayın Adnan Özyalçıner; öncelikle söyleşimizi kabul ettiğiniz için Aylak Edebiyat ve Kültür Dergisi adına teşekkürlerimi sunuyorum. Çok değerli ve deneyimli bir yazar olarak sizden öğreneceğimiz daha çok şey var. Bu açıdan bu söyleşi, bizim için çok kıymetli.
- Öykü yazmaya ne zaman başladınız? Bu konuda yazmaya teşvik eden duygu ne oldu? Yazdığınız ilk öykülerle, son dönem öyküleriniz arasında dil bakımından değişiklik var mı?
– Ortaokul sıralarındayken öykü yazmayı denedim. Okul kitaplarımızdaki Ömer Seyfettin’in Ant ile Kaşağı öykülerini, çok sevmiştim. Öykü yazma isteğini, duygu ve heyecanını bana bu öyküler verdi, diyebilirim. Yazdıklarımın dilinde Türkçe açısından büyük bir değişiklik olduğunu sanmıyorum. Yalınlaşma ve yalınlaştırmada bir gelişmeden söz edilebilir.
- Öykücülüğün kaynağı nedir? Modern öykücü olarak, eski kaynaklardan besleniyor musunuz?
– Öykücülüğümüzün kaynağı, Dede Korkut öykücülüğüdür, ondan söz etmeden olmaz. Özellikle anlatımı ve dili açısından. Türkçe söyleyiş açısından Yunus Emre’yi de unutmamak gerekir. Beslendiğim kaynaklar arasında Halk Hikâyeleri: Kerem ile Aslı, Tahir ile Zühre, Ferhat ile Şirin vb. olduğu gibi Nasreddin Hoca öyküleri, Divan Edebiyatı nesri: Mercimek Ahmed, Şahzade Ahmet, Lamii, Koçu Bey, Evliya Çelebi vb. sayılabilir.
- İlk öykünüz, 1953 yılında yayımlandı. İlk kitabınız da 1960’lı yıllarda basıldı. 72 yıldır edebiyatın içindesiniz. Yazmaya başlamanızdan bu döneme kadar, öykücülükte neler değişti, gelişti ya da daha çok geriledi mi?
– Ben hep yaşananları anlattım. Yaşadıklarımızı, daha doğrusu bize yaşatılanları irdeleyerek. Öykülerle anlatılan, 72 yıllık kişisel olduğu kadar toplumsal tarihimizdir de bizim. Gelişen bir öykücülüğümüz var. İnsandan, gününden, mekândan koptukça/koparıldıkça gerileyecek olan.
- Öykülerinizin içeriğinde, detaylı anlatımı çokça görüyoruz. Bu ayrıntılı anlatım, bütüne ulaşırken hayal gücümüze güç katıyor. Çok iyi bir gözlem yeteneğiniz var. Türkçe söz dizimini çok iyi kullanıyorsunuz. Kelimeleri doğru yerde kullanmak hem akıcı ve sadeliği getiriyor hem de okuyucuyu öyküye daha çok bağlıyor. Öykü yazanlar, yazmaya gayret edenler için bize yazma sürecinizden ve projelerinizden, biraz bahseder misiniz?
– Öykü, sözcük sözcük yazılır, cümle cümle ilerler, paragraf paragraf gelişir. Burada biri, ötekini desteklemek zorundadır. Aralarında herhangi bir kopukluğa yer yoktur. Öykü insandan, gününden, çevresinden kopmadıkça/koparılmadıkça öyküdür. Baktığınız, gördüğünüz, yaşadığınız her şeyi öyküleyebilirsiniz. En kısasından en uzununa kadar öykünün başıyla sonunun bir çerçeve oluşturması gerekir. Bir de bir iletisi olmalıdır.
- “Yeni Gerçekçilik” anlayışı sizinle doğdu. Gerçeği anlatmayı değiştirmek istemenizin altında yatan etkenler neydi?
– Gerçeği anlatmayı değiştirmekten çok, gerçeği bir zabıt kâtibinin yaptığı gibi yalnız saptamak yerine, derinlemesine ve genişlemesine ele almaktı amacımız. Siyasal, ekonomik, toplumsal, yaşamsal, ruhsal olarak bütün yönleriyle. Sürrealizm bizde hep gerçeküstü diye çevrilmiştir. Gerçek çevirisi: Üstgerçekçidir. Gerçeği, gerçeküstünü bu anlamda düşünmemiz gerekir.
- Doğan Hızlan, sizin döneminizin sanatçıları için “50 Kuşağı, solistlerden oluşan bir korodur,” demiş. Birbirinden özgün kalemler, düşünürler ve çizerler; iç içeyken, birbirine çarpmadan, çekişmeden, kırmadan sanata katkı sağlamış. Günümüze baktığımız zaman bu bağlılığı görmek maalesef ki çok güç. Yarışırken, birbirine zarar vermek için didinirken, sanatı atlıyorlar ve bu tutum da sanatın gelişimini olumsuz etkiliyor bence. Oysa herkes yine özgün yine kendi yolunda… Sizin, bu konudaki düşüncelerinizi merak ediyorum.
– Söz ve yazı özgürlüğü baskılanırken, asıl insan hak ve özgürlüklerinin baskı altına alındığınız bilincinde olmak gerek. Onun için sanat ve edebiyata özgürlük derken, insana özgürlük istendiği bilinmelidir. Bu temel düşünce, ayrı ayrı söylemlerdeki edebiyatçılarla sanatçıları birbirini çekemeyen bir uyum içine sokabilir.
- Ülkemiz, yazılacak konu bakımından oldukça zengin. Hemen her gün, yeni bir olayla karşılaşıyoruz. Hal böyleyken günümüzdeki öykülerin belli konularda sınırlı kaldığını düşünüyor musunuz? Son dönemde beğendiğiniz yazarlar var mı?
– Sınırlı kalmak değil, yaşananların hangisine değiniliyor ki… İç dökmelerin, popüleştiren birtakım olaylarla konuların dışında, olan bitene en azından tanıklık etmeyi bile düşünmeden…
- Toplumsal gerçekçi öykülerinizin kaynağında doğup büyüdüğünüz çevrenin bir etkisi var mı? Sanki onlarla, edebiyat arasında bir köprü gibisiniz. Siz ne düşünürsünüz?
– Olmaz mı? Ben İstanbul’un kenar kesimlerinden birinde doğdum. Yoksul bir işçi mahallesinde doğup büyüdüm. Çoğu annemle babam gibi okuma yazma bilmeyen insanlardı. Ama olan bitenin ayırdındaydılar. Geçim zorluklarının, pahalılığın siyasal baskı ve yolsuzluklarının. Bu durumu kendi aralarında tartışıp konuşabiliyorlardı. Hayalleri, düşleri, gelecek umutları vardı. Ne yazık ki, kendilerini ifade edemiyorlardı. Benim yaptığım, onların ifade edemediklerini ifade etmek. Kendi elleriyle yarattıkları uygarlığın zenginlikleriyle güzelliklerinden eşit pay alamayan bu insanları anlatmak, içine düşürdükleri düzeni eleştirmek.
- Çocukluğunuzda poşet yerine gazete kağıtlarından yapılan keseleri atmayıp, okuduğunuzu dinlemiştim. Siz, okumaya meraklı bir çocukluk geçirmişsiniz. Çocuk edebiyatı yazar kimliğinizle sormak isterim. Günümüzde okunacak metaryal çokken, okumaktan kaçınan çocuklar var. Onlara neler söylemek istersiniz?
– İnsan ancak okuyarak düşünce dünyasını geliştirebilir. Düşlerini, hayallerini genişletir. Yaşama olumlu yönden bakabilir. Bir film hiçbir biçimde bir kitabın kafanıza, yüreğinize vereceği açılımı sağlamaz.
- Öykü kitapları, çocuk kitapları, roman, inceleme, halk hikâyeleri ve deneme üzerine yazdığınız birçok kitabınız var. Edebiyatın her alanını ince ve ustaca kullanan bir yazarsınız. Bunun yanında (1964) Sait Faik Hikâye Armağanı, (1972) Türk Dil Kurumu Hikâye Ödülü, (1978) Sait Faik Hikâye Armağanı, (1990) Sıtkı Dost Çocuk Edebiyatı Ödülü ve (1991) Haldun Taner Öykü Ödülü almaya değer görüldünüz. Bu kadar donanımlı, aydın, usta ve deneyimli bir yazar olarak; bizlere hatırlatmak istediğiniz, altını çizdiğiniz ya da bizimle paylaşmak istediğiniz bir şeyler var mı?
– İnsanın insanı sömürmediği, insanın insana kulluk etmediği, insanın insanca yaşayacağı, özgürlükçü, demokratik düzendeki bir yaşam. İşçilerle emekçiler kendi elleriyle yarattıkları uygarlıkların güzellikleriyle, zenginliklerini eşitçe paylaşabildiklerinde gerçekleşir. Böyle bir dünyanın oluşmasında edebiyatın, sanatın payı olmalı/olmalıdır.