AYLAK DERGİ

BÜLENT ŞAKRAK

Oyununuz İSTANBUL’UN EN GÜZEL KIZI, oynadığınız ilk tek kişilik oyun. Diğer oyunlarınızı düşünerek, sahnede tek kişi olmanızın sizdeki hissiyatını merak ediyorum. Zorluk, kolaylık fark etmeksizin.

Açıkçası bunun doğru cevabı benim açımdan “Öğreniyorum” olur. Henüz öğreniyorum çünkü. 47 yaşındayım ve 26 senedir sahnelerdeyim. Meslek hayatım boyunca çokça oyun oynadım, insan anlamında, sahnede minimum iki kişilik oyunlar da olmak üzere, yalnız başıma hiçbir şey yapmadım. Şu güne kadar yalnız hissetmedim, her şeyden evvel seyirci var. Çok başındayım ve uzun bir zamana ihtiyacım var bütün bu hisleri tarif edebilmem için. Kendime de şunu söylemek istiyorum, arkada konservatuvardan yeni mezun olmuş arkadaşlarım, kardeşlerim var. Yalnız oyun oynadığım için yalnız hissetmiyorum; ışık odasında, ses odasında benimle beraber olan insanlar var. Sahne anlamında ise kalabalık oyunlara nazaran paylaşımın az. Yani sahnede başına bir şey gelse, lafını unutsan arkadaşının seni kurtarma avantajı var, tek kişilikte bu dezavantaj. Ama ben şu an için avantajları ve dezavantajları karşılaştıracak kadar oyun oynamadım. İlk oyun mesela 4 sayfa atladım sahnede, o hayatımın en önemli deneyimlerinden biri olarak kalacak cebimde. Onu da antrenman eksikliğine yoruyorum. Ama dediğim gibi bu hissi tam manasıyla anlatabilmem için 3 ay sonra tekrar konuşmak isterim.

Sizin de kendi yazmış olduğunuz tek kişilik bir oyununuz var. Yine size yazılan da tek kişilik bir oyun var, biliyorum. Bu serüven böyle devam edecek mi hazır kitaplık doluyken?

Bu bir süreç. Ben, artık “yaşım geçiyor, bunu ne zaman deneyeceğim?” diye düşünürken kendim bir oyun yazdım, Nusret Kosova’dan bir oyun istedim. Bu arayışlarım devam ederken İksv’nin, yani İstanbul Tiyatro Festivali’nin küratörlüğünü sevgili hocam Mehmet Birkiye üstlendi. Mehmet Hoca konservatuvardan da hocamdır. Kendisi çok uzun yıllar Kenter Tiyatrosu’nda genel sanat yönetmenliği ve yönetmenlik yaptı ve bir gün bana: “Bir üçleme yapıyorum mon a mour, İstanbul’un En Güzel Kızı’nın hikayesini seninle yapacağız,” deyince ve metnin öyküsünü, Mehmet Hoca’nın kafasındakini kendime çok yakın bulunca hiç düşünmeden “Tabii ki,” dedim ve bu yola girdik. Beni ruhen beslediğini düşünüyorum. Net cümleler için erken olsa da seversem kafaya takarım, yapmaya da devam ederim. Cebimde iki oyunum daha var sonuçta.

Meslekte 26 seneyi düşününce, yaşadığınız onca yılı başından sonuna değerlendirmenizi istesek, “Her şey zamanında mı oldu Bülent için?”

Benimle ilgili değil aslında bu. Herkes için her şey tam da zamanında oluyor. Hayata baktığım yer tam da burası; her şey zamanını bekliyor bir şekilde. Mesela kendini çok şanssız hisseden birine ben bunu anlatamayabilirim. Bizim belirleyebildiğimiz bir süreç olduğunu düşünmeyerek diyebilirim ki, benim için evet tam da zamanında oldu.

Müthiş insanlarla çalıştınız, Yıldız Kenter ve Müşfik Kenter başta olmak üzere daha nicelerini ekleyerek söylüyorum. Bir reçeteniz var sanki ve her bir iş yapıldıktan sonra bir tik atıp diğerine geçiyorsunuz. Oyunlar oynadınız; sahnede, tv’de, beyaz perdede… Bir film yazdınız, o esnada oyunlar da yazdınız, şimdi yapmadığınız bir iş olan tek kişilik bir oyun deneyimliyorsunuz. Listeyi siz biliyorsunuz, biz tik attığınızda görebiliyoruz geriye doğru. Her bir işinizle daha da tamamlanmış görüyoruz sizi, bu reçeteniz ne oranda dolu?

Oynadım, yazdım, çizdim, okudum. Evet, film yaptık hakikaten. Tek başıma yaptığım söylenemez. Senaryosunda da yardım aldım, çok insana sordum. O filmi mesela 10 yıl evvel yazdım, üzerine çok değişti, çok evrildi, sonra o da hayata geçti tam da olması gerektiği zamanda! Her biriyle tamamlanmış hissediyorum, insanın ruhu bunu hissediyor. Yapacak daha çok iş var. Her bir tik aşağıda yeni bir yer daha açıyor.

Daha evvel oynadığınız oyunlardan hangisi sizi en çok zorlamıştı fiziksel anlamda? Sahnede ayaklarınızdan ters asılarak sorgulandığınız bir oyun biliyorum ben mesela, 10 dakikadan fazla kalmıştınız o vaziyette.

Beni en çok zorlayan 39 basamak oyunuydu. O oyunda 14 rol oynuyordum. Çok hızlıydı ve komedi gibi oynanmaması gereken bir oyundu. Oynadığımız karakterlerin gerçekten o anları, içinde bulunduğu anları oynaması gereken bir oyundu. Komik olma sebebi buydu. Yani komiklik yapmayınca komik oluyordu. Neredeyse sahne dışında hiç kalmadığımız bir oyundu. Demet Evgar, Okan Yalabık, Engin Hepileri ve ben, dördümüzün oynadığı bir oyundu. Toplamda tam hatırlayamasam da 36 karaktere bürünüyorduk ve hepimizi zorluyordu. Mesela şimdi 47 yaşındayım, oynayabilir miyiz? Oynarız ya, niye oynamayalım ki.

O kadro da çok güzel kadroydu, tekrar görsek keşke sizleri bir arada.

Biz o oyunu çok önce Hakan Gerçek ile oynamıştık, sonra bir ara verdik. Bir gün Mehmet Hoca, arkadaşlar falan yemek yerken Hakan abi dedi ki: “Siz gençsiniz, oynasanıza, ben artık oynayamam ama siz yaparsınız,” dedi. Düşündük, olur mu neden olmasın derken, hakları kimde araştıralım diye konuşuyorken Demet gülerek, “Hakları bende, rahat olun,” demişti. İşte biz o gün Demet’in aramızdaki en akıllımız olduğuna karar vermiştik. Bu dediğim hikâye de düşünüyorum kaç sene olmuş. Benim oğlum Ali, yedi buçuk yaşında, o oyun çıktığında Ali daha yeni doğmuştu. Olur mu olur, neden olmasın?

Kenter Tiyatrosu oyuncularını anmışken Kenterleri sormak istiyorum. Kenter Tiyatrosu’nda ve başka yerlerde çok güzel insanlarla, çok önemli sanatçılarla çalıştınız. Her birini sormak istiyorum ama özellikle kararlılığı, azmi, mücadeleciliği, yeteneği, güzelliği hepsini katarak soruyorum. -Yıldız Hoca’yı başa koyarak- bütün o insanlar Bülent için nedir?

Yıldız Hoca, Müşfik Hoca, Mehmet Hoca, daha çokça hocalarım var. Annemin çocukluk arkadaşı Müjdat Gezen var. Aslında benim üzerimde çok el var. Her biri benim bugün yediğim ekmektir. En özel tarafı da bu hikâyenin, bu oyunu yönetirken Mehmet Birkiye ile şakalaşmalar oluyor. E biz de 47 yaşına geldik, eskisi gibi değiliz. Mehmet Hoca dedi ki: “Yalnız benim yönetmenlik ücretim çok pahalandı,” ben de dedim ki: “Elimdeki avucumdaki her şeyi de verebilirim, zaten her şey sizin sayenizde,” ve bu cümle bütün hocalarım için geçerlidir. Yıldız Hoca’yı başa oturtarak şunu diyebilirim: Çok şanslıyım, geçtiğimiz yoldan, geçtiğimiz tedrisattan ötürü kendimi çok şanslı hissediyorum. Çok seviyorum ve sevildiğimi biliyorum, orası baştan aşağı romantik bir şey.

Sevgili Cengiz Bozkurt’un Türkçeye alışmasını zorlaştıran sebeplerden birinin siz olduğunuz söyleniyor, ne dersiniz?

Ne diyebilirim, doğru. Yani şimdi Cengiz abinin olayı şeydi; adam 14 yıl Londra’da yaşamış, kolay değil. Türkçeye baktığında da Türkçe değişmiş, mizah değişmiş, insanların birbirine yaklaşımı değişmiş. Şu an ben bile oğlumun arkadaşlarıyla şakalaşmalarını anlayamıyorum, anlamakta zorlanıyorum. Cengiz abi bizim içimize düştüğünde durumu tam olarak buydu. Yani kurduğumuz, yaptığımız şakayı anlamakta güçlük çekiyordu. Halbuki biz şakalaşıyoruz ama o biz ciddi miyiz değil miyiz anlamaya çalışıyordu. Onun noktalamaları ile bizimki farklıydı. O anlamda onu çok eskittik. Bir de bizden büyük diye yıllarca Cengiz amca dedik, diye diye de omuzlarını çökerttik. Adam inandı amca olduğuna. Çok tatlı adamdır, çok severim kendisini. O da İYİ Kİ’lerimden biridir.

Belki sahnedeyken sözünüzü beklediğiniz esnada, belki oyun bitiminde, belki okuma provasında, zaman mekân fark etmeksizin söylüyorum, “Evet benim işim bu!” ve “Oh be başka yerde olamazdım!” dediğiniz bir an var mı aklınızda?

Ben kendimi çok şanslı hissediyorum, kaldı ki, çok da şanslı biriyimdir. İşini severek yapan nadir insanlardanım. İşimi de çok seviyorum. Belki benim işimi yapıp benim kadar mutlu olmayanlar da vardır, bilemiyorum. En iyi yaptığım işi yapıyorum, demek iddialı olur ama en iyi hissettiğim işi yapıyorum. Bir an yok aklımda ama öyle çok an var. Bu gönül rahatlığı senelerdir bana “Oh be, iyi ki!” dedirtiyor, hemen hemen her gün.

Oğlunuz Ali, adıyla bin yaşasın, onun sizin geçtiğiniz yoldan geçmesini ister misiniz? Her iş muhakkak zor fakat bildiğiniz zorlukları göz önüne alarak düşünmenizi istiyorum. Yoksa, karışmayacağınızı biliyorum ama, “Ali’ciğim sana başka bir şeyler düşünmüştüm,” der misiniz?

Tabii hayat bu, elbette oğlumun o zorlukları yaşamasını istemem ama ne diyebilirim ki? Geçecek, bu yolda olmasa da ona yazılan zorluğu başka bir yolda yine bulacak kaderiyle. Umarım hep iyilerle karşılaşır. Romantik bir cümle ama; olabildiğince az zahmetli olsun diye rica ederim ancak Allah’tan.

Yaşadığımız dünya, bizim çevremiz ve bizim gerçeklerimizin gölgesinde, yeni mezun konservatuvar mezunlarına ya da öğrencilerine ya da henüz hayalinde saklayanlara ne demek istersiniz? Bu yolda haksızlığa, umutsuzluğa uğrayanlara, mücadele etmekten yorulanlara bir şeyler demek ister misiniz?

Biz bir sanat dalıyla ilgiliyiz, dolu insanlar olmak zorundayız. Başka türlüsü mümkün değil. Ve inatçı olmalıyız, inatla okumak ve inatla doldurmak zorundayız kendimizi. Gelelim coğrafyaya, coğrafya kader midir? Elbette kaderdir. Kader gayrete aşıktır. Yıldız Hoca hep derdi ki: “Sanatın ya da sanatların geneli yarı yarıya şans ve yetenektir, bunlar aynı orandadır.” Tek bildiğim çalışmaktır, çok ama çok çalışmak, yorulmadan. 47 yaşımda tek kişilik oyun yapıyorum ilk kez. Uykularım kaçıyordu bu oyun öncesi, rüyamda ezber geçiyordum, uyanıp elimde metin ile sabahlıyordum. Bana kimse yorulmaktan bahsetmesin. İnatçı olun; Nazım’ın dediği gibi bir inat, yetmişinde bile ağaç diktiren cinsten. Çoluğa çocuğa kalır diye değil, yaşamak ağır bastığından.

İlk oyunu izleyenlerden biriyim hem festivalde hem sahnede. Kayıp 4 sayfanın iadesi yapılacak mı?

Listeyi sen çıkart, özel bir gösteri yapacağım dört sayfalık.

Bir Gemlikli olarak size son olarak Gemlikspor’u soracağım. İkimiz de destekliyoruz şehrimizin takımını. Ne diyorsunuz yenilgisiz Gemlikspor’a ve neredeyse her maç verilen seyircisizlik cezalarına?

Biz Gemlikliyiz, bize her yer Gemlik. Çok iyiler, canavar gibiler. Play-off’lara gidelim seninle tribüne, istiyorduk zaten. Cezaları normal karşılamıyorum, yani tamam kabul biz uslu çocuklar değiliz ama kötü çocuklar da değiliz. Bizimkilerin yerlerinde duramayışı heyecanımızdan. Yoksa kimseye bile isteye zarar vermez bizim çocuklar.

Yeni oyununuz uğurlu gelsin. “İstanbul’un En Güzel Kızı” na hoş geldi diyorum. Size de iyi ki geldiniz diyorum sevgili Bülent. Siz hem bir abi hem bir dost olarak benim hep “İyi Ki” lerimden olacaksınız. Aylak okurları adına size çok teşekkür ederim. Gişeniz bol olsun.

Ben teşekkür ederim. Yıllar evvel Yıldız Kenter sayısından beri takip ediyorum sizi. Elinize, yüreğinize sağlık. Tüm Aylak okurlarına selamlar. Kendinize iyi bakın. Sanatla kalın

Abone Ol

Yeni sayılarımızdan haberdar olmak için
ücretsiz abone olabilirsiniz.