1. “Küçük Balkon” fikren nasıl doğdu? Yönetmenlik ve yazarlık deneyimlerinizi tiyatro sahnesine taşımaya nasıl karar verdiniz? Bu adım sizin için nasıl bir anlam taşıyor?
Dört yıl önce babam çok uzun ve zorlu bir hastane sürecinin ardından maalesef vefat etti. O süreç beni çok derinden etkiledi. O hastane-ev-gerçek hayat üçgeni sırasında çok zor ve yoğun, sert duygular yaşamıştım.
Sonra bir oyun yazdım. Çok ağır bir oyun oldu. Kendi yakın olduğum tarz olan, kara komedi değil de tam ağır bir dram oldu. Bu kadar ağır ve dramatik bir şey yapmak için hevesim olmadı. Kendimi o oyunda tam göremedim. Sonra biraz daha zaman geçince yeniden masa başına oturabildim. Bu kez Küçük Balkon’u yazdım. Küçük Balkon daha “benden” bir iş oldu. Hayata daha yakın. Evet çok ağır, çok sert ama bir o kadar da bazen saçma ve komik. Kendimi daha iyi ifade edebildiğim bir iş oldu.
Yas zor ve karmaşık bir süreç. Acılar insanın içinde hatta vücudunda bir yer buluyor. Sonra o acının orada durmasına alışıyorsun. Sonra bir sabah bir bakıyorsun, o acı yer değiştirmiş. İşte sanırım yazma sürecim de babamın ölümünün verdiği acının yer değiştirdiği aralıklarda ortaya çıktı. O kadar çok duygu yaşadım ki, bu duyguları dışarı çıkarmak istedim. Zaten zorundaydım belki de.
2. Oyun, izleyiciyi “detaylarda saklı kalanlar” üzerine düşündürmeye sevk ediyor. Tüm akış boyunca detaylarda gizlenen derin duygular çok etkileyiciydi. Sizce “Küçük Balkon” u özgün ve farklı kılan unsurlar neler?
Teşekkür ederim. Bu zor bir soru. Oyunumuzu özgün ve farklı kılar mı, bilmiyorum ama şunları söyleyebilirim: Bir kız kardeşlik hikâyesi yazdım. Seksen dakikalık bir oyun. Ve tam seksen dakikada geçiyor. Eşzamanlı bir iş. Hayat gibi olması için çok çalıştık. Çok ağır meseleleri, halı altına süpürülen, sandıklarda saklanan tüm o sert ve zor konuları; komik ve saçma anların ve durumların içinde kalarak gün yüzüne çıkartmaya çalıştık. Dolayısıyla kara komedinin çok ince dram-komedi dengesini hep tutturmaya çalıştık. Seyircinin kahkahalarla güleceği yerler de var, gözlerinin dolacağı yerler de. Yani seyirciyi bir deneyim yaşamaya davet ediyoruz. Sonrasında umuyorum üzerine konuşabilecekleri bir deneyim.
3. Oyunu izlerken düşündüğüm ilk şey, hikâyedeki parçaların bu kadar güçlü bir bütüne nasıl dönüştüğüydü. Hikâye, bir abla-kardeşin geçmişin tozlu raflarından çekip çıkardıkları üzerine kurulu olsa da Nehir’in (Nazlı Senem Ünal) flörtü Burak’ın (Deniz Karaoğlu) dâhil olmasıyla hem çatışmayı izliyor hem de kahkahalarla soluklanıyoruz. Siz yazar ve yönetmen olarak bu dengeyi nasıl kurdunuz?
Açıkçası çok çalıştım ve de çalıştık. Ben metin konusunda çok hassasım. Kelimelerin dengesine ve karakterlerle o kelimelerin bağına çok inanıyorum. Ve metni yazarken bu dengeye çok önem verdim. Aynı şekilde olay örgüsü, karakterlerin dinamiklerini dengelemek de epey zamanımı aldı. Sonra da üç dört aylık bir prova sürecimiz oldu. Orada muhteşem bir ekip ve şahane üç oyuncuyla oyunu izlediğiniz haline getirmek için çok yoğun çalıştık. Ve buradayız!
4. Bir erkeğin gözünden bir kadın hikâyesi anlatıyorsunuz. Bu hikâyenin sizin için özel bir anlamı var mı? Neden bir abla-kardeş ilişkisini merkeze almayı tercih ettiniz?
Ben kadınların arasında büyüdüm. Ve orada çok şey öğrendim. Çok fazla âna, duyguya, hikâyeye tanıklık ettim. Sanırım o duygular bir şekilde birikti ve farklı bir şekilde ortaya çıkmak istedi. Oyunda, hayatımdaki hiç kimseden doğrudan bir hikâye yok ama sanırım. O yıllar süren şahitliğin getirdiği duygular ve yansımaları var.
Ve tabii dünya şahanesi bir ablam var (Doğa Kılcıoğlu). Her şeyimi bilen ve aynı zamanda da zaman zaman aşırı didiştiğim… Bence abla-kardeş olma konusu çok oyuncaklı ve derinlikli bir konu.
5. İlk kısa filminiz Yoldaki Kedi ’den bu yana, sinemada ödüllerle taçlanmış pek çok başarılı işe imza attınız. “Küçük Balkon” tiyatro sahnesinde bu başarıyı devam ettiriyor. Peki, sizce sinema ve tiyatro hangi noktalarda kesişir? Hangi yönleriyle birbirinden ayrılır?
Çok ortak yanı var tabii. Ancak en net ayrım şu ki: Tiyatro çok “ateş” bir iş. Her şey o an orada oluyor. Sonucunu çok hızlı bilfiil, seyircide her seferinde yeniden, bazen değişimleriyle gördüğünüz çok yüksek duygularla yapılan bir iş. Sürprizlerle dolu ve çok heyecanlı. Kontrol edemediğiniz çok şey oluyor. Sahne birçok duygunun hep beraber çok yoğun yaşandığı bir yer.
6. Karnaval filminde, Serdar Orçin’in performansının karakterle kusursuz bir uyum yakaladığını hissetmiştim. Sizin projelerinizde oyuncu seçimleri her zaman dikkat çekiyor. Bir yönetmen olarak, sizin gözünüzde “iyi bir oyuncu” nasıl tanımlanır?
Bunlar maşallah, her biri tez gibi sorular. Oyuncu her şeyden önce, “bence” her zaman açık olmalı. Değişime, tartışmaya, eleştiriye, denemeye açık olmalı. Ve tabii tutkulu olmalı. Sanırım en çok bunları arıyorum. Serdar Orçin, Tülin Özen, İpek Bilgin ile Karnaval ’da şahane bir prova ve set deneyimi yaşamıştık. Onlarla çalışmak bu açıdan çok büyük bir hazdı. Çok özel insanlar üçü de.
Küçük Balkon’da da muhteşem bir kadroyla çalışıyorum. Sürekli diyalog halinde olmamız ve oyunu gerçekten önemseyip sevmemiz bana çok iyi geliyor.
Deniz, Nazlı ve Vildan aşırı tutkulu… Oyunculuk için, yeni bir şey denemek için çok heyecanlı oyuncular. Ne güzel ki bir araya geldik. Son güne kadar, (hatta hâlâ) deli bir heyecanla sürekli konuşa konuşa hazırlandık.
7. Nazlı Senem Ünal, Deniz Karaoğlu ve Vildan Atasever gibi güçlü oyuncularla çalışıyorsunuz. Provalarda sizin için en unutulmaz an neydi? Oyuncuların oyunu şekillendirme sürecine nasıl katkıda bulunduğunu düşünüyorsunuz?
Provalar çok keyifliydi. Unutulmaz an değil anlar var. Hem gece gündüz provadayız. Bir yandan bir sahneyi çalışıp hüngür hüngür ağlıyoruz; bir yandan da sinirlerimiz bozuluyor, gülüyoruz. Sonra bağırmaya, çığlık atmaya başlıyoruz. Sonra dans ediyoruz. Böyle bir hâl sürekli.
Oyuncular aşırı disiplinliler. O yüzden hep “orada”ydılar. Hem bedenen hem ruhen. Metni çok iyi anladılar, çok çalıştılar -çalıştık- ve hikâyeyi yaşanır kıldılar. Zenginleştirdiler. Onlara metni teslim ederken hiç zorlanmadım. Aksine heyecanlandım, acaba nasıl karakterler çıkacak, diye. Seyircilerimiz oyuna geldiğinde duygudan duyguya geçiyorsa onların sahnedeki “gerçeklikleri” sayesinde.
9. Yönetmen olmaya lise yıllarında karar verdiğinizi söylüyorsunuz. Bu karar anında sizi etkileyen ve bu yolu seçmenize ilham olan şey neydi?
Ortaokuldaydım hatta. Bir gün okulda tek başıma gezerken en üst katta bir yer buldum. Kocaman bir salon keşfettim. Kapının aralığından içeri baktım, sandalyeler var bir sürü. Sonra kapıyı bir ittirdim. Bir gıcırtıyla açıldı. Ve tozlu, sandalyelerin üst üste durduğu, sahnede üstü kaplı eşyaların olduğu bir tiyatro salonuydu. İçerinin kokusunu hala hatırlıyorum. Ahşap ve toz kokuyordu. Büyülenmiştim. Dedim ki, ben burada ne yapılıyorsa onu yapacağım. Sonra evde bir fotoğraf makinesi buldum. Fotoğraf çekmeye başladım deli gibi. Sonra şiir yazmaya başladım yine deli gibi. Sonra yetmedi. Fotoğraf ve şiiri birleştirmek istedim. Ve dedim ki, ben yönetmen olacağım.
10. Bugüne kadar yazıp yönettiğiniz tüm işlere bir cümle ithaf edecek olsanız, bu ne olurdu?
En kıymetli şey ne hissettiğini anlamak.