1) Çocukluk yıllarınızda futbol tutkunu olduğunuzu ve girişkenlik konusunda bazı zorluklar yaşadığınızı biliyoruz. Bu bağlamda, çocuk Emre’nin bugün böylesine başarılı bir oyuncuya dönüşüm sürecini çok merak ediyoruz. Sahneyle tanışmanız nasıl bir yolculuk oldu?
10 yaşından 18 yaşına dek futbol altyapılarında, çeşitli kademelerde futbol oynadım. Hayatımın da kuvvetli bir ihtimal ile futbol üzerine olacağını hayal ediyordum, umuyordum. Umduğum gibi olmadı. Ciddi bir sakatlık yaşadım. Ergenliğim zaten olabildiğince zor geçiyordu. Futbol bana güç veren tek şeydi belki. Ve birden o da yok olunca sonuç; ciddi, uzun bir bunalım süreci… Sonrasında daha da uzun süren bir toparlanma, rehabilitasyon süreci ardından liseyi tamamlayıp üniversiteyi, hasbelkader, ailemin desteğiyle kazandım. İstanbul Bilgi Üniversitesi İngilizce İşletme bölümü. Ana eğitim dili İngilizce (söylenene göre en azından hiçbir şey olmasam bile ingilizcem iyi olacaktı). Hiç bilmediğim bir alanda bir bilinmeze, İstanbul’a geldim. Dediğiniz gibi kibar bir tarif ile girişkenlik konusunda bazı zorluklar yaşıyordum. Ama içine bilmeden düştüğüm üniversite benim asosyalliğime tepki olacak şekilde sosyal bir üniversiteydi ve beni zorla dönüştürdü. Hayatımda birçok karşılaşmayı orada yaşadım. Tiyatro da onlardan biriydi. Üniversite kulübünde başladım tiyatroya, sonra kendi tiyatro kulübümüzü kurduk. Şehirleri gezdik. Sanki tiyatro okuyordum, işletme (Allah’tan İngilizce) benim yan dalım, hobi olarak yaptığım işti.
2) Sizi sadece bir oyuncu olarak değil, aynı zamanda yazar ve yönetmen kimliklerinizle de tanıyoruz. Tiyatronun birçok alanında var olmak besleyici bir süreç midir; farklı disiplinlerin bu denli temas halinde olmasının zorluklarını yaşıyor musunuz?
Oyunculuk benim asıl mesleğim. Yazarlık ve yönetmenlik ise sektörde zorluklar ile boğuşup var olmaya çalışırken içimden çıkan diğer kimlikler. Kendin üretmeden bu yolda yürümek, çok zorlayıcı olabiliyor. Böyle meziyetlerimin olduğunu bu zorlukları yaşamasaydım belki de hiç bilemeyecektim. Avantajları ve dezavantajları oluyor tabii. Bazen sadece oyuncu olarak yer alman gereken bir projede ister istemez yönetmen ve yazar kimliğim de ortaya çıkabiliyor. Bir yere kadar güzel ama bir yerden sonra o kimliklerinden sıyrılman, kendini yönetmene bırakabilmen gerekiyor. Bunu da zamanla öğrendim. Hala da öğrenmeye devam ediyorum.
3) “Trom” yüksek lisans döneminizde ortaya çıkan bir çalışma. Belki de o süreçte böylesine başarılı bir kariyere zemin hazırlayacağını bilmiyordunuz. Bu oyunun gelişim süreci nasıl başladı? Özellikle genç oyuncu adaylarının, bu sektöre ilk adım atmaya başladığı sancılı süreçte, sizin inancınızı ve ısrarınızı duymaya ihtiyaçları olduğunu düşünüyoruz.
Trom benim yüksek lisans bitirme projemdi. Roland Topor’un “Masanın Altında” metnine hayran olan bir oyuncunun metinle ve hayatla kurduğu ilişkiyi oyuncunun kişisel deneyimleri, arzuları üzerinden anlatıyordu. Trom kendimde birçok şeyi keşfetmeme sebep oldu. Benim tek amacım oyunu çıkarırken anlatıcılık üzerine bir araştırma yapmak ve bitirme projemi olabildiğince hakkıyla gerçekleştirmekti. O kadar çalışıp, o kadar zorluk yaşadığım bir dönem oldu ki. Ama o çaba karşılığını buldu. O oyun hem bana birçok kapı açtı hem de birçok kişiye ilham oldu. O zaman sorsanız böyle bir şey olacağını tabii kestiremezdim. Umardım, hayal ederdim ama bu ülkede çoğu şey umduğumuz gibi olamıyor, çabalar her zaman karşılık bulmuyor. O yüzden bazen hala şaşırıyorum. Genç oyuncu adaylarına şunu tavsiye ederim; üretmekten denemekten hata yapmaktan korkmasınlar. Ne konuda iyi olduğunu ne konuda kendini geliştirmen gerektiğini bu riskleri aldıkça keşfediyorsun.
4) “Trom” oyunundaki başkarakteri “Sahnede ve hayatta kendi olmayı mesele edinen bir oyuncu” olarak tanımlıyorsunuz. Bu tanım sizin tiyatro yolculuğunuzu da ifade ediyor mu? Hayatta “kendi olabilmek” oyunculuğa nasıl bir katkı sağlar?
Ne büyük bir iddiaymış. Şimdi bulunduğum konumdan bakınca korkutucu geldi hatta. Sanırım şöyle bir cevap verebilirim; kendin olmayı aramak başlı başına bir hayat mücadelesi. Hiçbir zaman cevabını bulamayacağın bir sorunun peşinden koşmak gibi. Bu “peşinden koşma hali” hem sahnede hem hayattaki var oluşuna büyük katkı sağlıyor.
5) “Sevgili Arsız Ölüm – Dirmit” oyunu, tiyatro sahnesinde pek rastlanmayan türden bir bağ kurarak seyircisiyle buluşuyor. Adeta Dirmit, tanıştığı herkesin arkadaşı oluyor. Sizce bu özel seyirci ilişkisini kurabilmenin sırrı nedir?
Bu soruyu cevaplamaya çalışırken bir önceki röportajlarımızı okudum. Verdiğimiz cevapları düşündüm. Birçok cevap verdim sildim. Sonra en son noktada oyunun her yerde kullandığımız künye bilgilerinde Latife Hanım’ın roman hakkında alıntısını kullandığımız sözlerini tekrar tekrar okurken buldum kendimi.
“Gerçekleşmeyen düşler, aralarında doğup büyüdüğüm insanları paramparça etti… Kente ayak uydurabilmek için boğuşup durdum. Her yanım yara bere içinde kaldı. Boğuşurken birlikte doğup büyüdüğüm insanlardan ayrı düştüm. Ama kendi öz değerlerimi, dilimi ve o insanların durulmaz bir coşkuyla bana taşıdıkları sevgiyi koruyabilmek için direndim. Bu roman bu direnişim için aralarında büyüdüğüm insanların bana armağanıdır.”
Tam olarak bu sözlerin bende, bizde bıraktığı his Dirmit aracılığıyla seyirciye geçiyor bana göre. O hissi tarif etmekte de dediğim gibi zorlanıyorum. Ama bir şekilde bu alıntıyı okuyan herkes o hissi anlarmış gibi geliyor.
6) “N’olcak Bu Yusuf Umut’un Hali” oyununuzdaki Yusuf Umut’un hikâyesinden bahsetmek istiyoruz. Yusuf Umut nasıl bir arayış içinde? Onu bize, bir oyuncu olarak nasıl tanımlarsınız? Eğer o sizin arkadaşınız olsaydı, ona ne söylemek isterdiniz?
Yusuf Umut, sistemin içinde bir parazit, virüs gibi. Sistem bozan, uyumsuz, fevri. Ama bitmek bilmeyen bir neşesi var. Hayatla, dertleriyle mücadele edebilmesini sağlayan da bu neşesi, hatta neredeyse dalgacı tavrı. Ev, okul, aile… hiçbirine uyum sağlayamıyor. İçinde tarif edemediği bir his var. Özgür olmak istiyor. Hiçbir kurala boyun eğmek istemiyor. Ve bunu kendince gerçekleştiriyor da. Ama bu şekilde var olmak çok zor bu dünyada. Okulu bırakıyor, evden kaçıyor, kimseye bağlanmıyor, hep aradığı ortamı bulma peşinde. Sokaklarda hayat onu nereye sürüklerse gidiyor. Büyüyemeyen bir çocuk gibi. Yusuf Umut benim arkadaşım olsaydı ne derdim bilmiyorum ama ne dersem sanki benim inadıma tersini yapardı. Beni de aksi fikre bir şekilde ikna ederdi.
7) Hem oyun arkadaşınız hem de hayat arkadaşınız olan Nezaket Erden ile yeni bir proje üzerinde çalıştığınızı biliyoruz. Hemhal Tiyatro’nun bu süreçteki üretim sancıları nasıl ilerliyor? Bu projede Nezaket Erden ile aynı sahneyi paylaşacak mısınız?
Dört aydır çalışıyoruz, sanırım bir iki ayımız daha var. Belki daha da fazla. Her şeyi sıfırdan yapıyoruz. Bir dert hasıl oldu bu dönem. O dert bir cümle aslında. O cümleyi aylardır hayata geçirmek için çabalıyoruz. Sıfırdan metin yazılıyor sahne üzerinde yapılan çalışmalarla, metinle beraber karakterlerimiz oluşuyor, reji, müzik, sahneleme dili, her şey… o yüzden çok zor ama bir yandan da harika bir şey. Bu gibi anlar için yaşıyormuşuz gibi geliyor. Bu heyecan, bu zorlanmanın yarattığı kaygılar… Tüm duyguları iç içe yaşadığımız bir dönemdeyiz. Ve evet, beraber ilk defa sahnede oynayacağız. Bu durum tüm bahsettiğim duygulara mercek tutup büyütüyor sanki.
8) Son olarak sizden küçük bir öneri rica ediyoruz. Tiyatroya gönül veren gençlere bir baş ucu kitabı önermek isteseniz bu ne olurdu?
Spesifik bir kitap gelmedi aklıma ama bu işi yapan insanlarla olabildiğince alanda olmalarını tavsiye ederim. Ne demek alanda olmak 🙂 Farklı farklı ekiplerde asistan olmak, gözlemlemek… Bol bol farklı üsluplarda oyun izlemek. Kendi oyunlarını korkusuzca üretme riskine girmek. Çalışılan, üretilen her tiyatro metni bir baş ucu kitabı gibi.