AYLAK DERGİ

Her Gece Bodrum: Çılgın Kalabalıklar İçindeki Suskun Yalnızlığımız 

“Gülmekten başka bir şey düşünmeyen, kolayca uyan, kolayca sevişen, kolayca yaşayan, nefret ediyordu, o korkunç kalabalığın insanları; alaycı, tasasız, kaba gücün bilinçsiz savunucuları. Sanki niçin onların arkadaşlıkları övülürdü bir tek?” (s.17) 

Selim İleri’nin “Hayatla kirlenmemiş ya da hayatla yeni yeni kirlenmeye başlamış bir roman” olarak tanımladığı Her Gece Bodrum, karşısında çelimsiz kaldığımız güçlü bir söyleme sahip. Tanıdık olduğumuz yaralarımızdan yakalayıp yapışıyor yakamıza. Şiirsel bir dille anlatıyor Bodrum’u. Sokaklarından, kıyı kahvelerinden, teknelerinden, beyaz taş evlerinden, otellerinden, akşamüzerlerinden, çalkantılı denizlerinden ve insanlarından bahsediyor. Bardakçı Koyu’ndan, Salmakis efsanesinden, ışıltılı gecelerinden, kalabalıktan doğan kimsesizliğimizden… Böylelikle yalnızca Bodrum’a değil, karmaşık iç dünyamıza da seyahat ettiriyor bizi. Durmadan akıp giden yaşamı, dostluklarımızı, sevgilerimizi sorguluyoruz. Yalnızlığımızı anımsıyoruz. Her Gece Bodrum ile aynadaki yüzümüze kabullenişlerimizin izlerini yansıtıyor, öte yandan bir başınalığımızla yüzleşiyoruz. 

Öteki Hissetmek: Yabancılaşma ve Aidiyetsizlik 

Neşe dolu bir yaz akşamını hayal edin. Etrafta kahkahalarla gülen, eğlenen ve bağrışan insanlar… Başarılı insanlar, halledebilen insanlar, aşabilen insanlar…Ya da öyle görünen, görünmek isteyen insanlar. Hepsi “en çok ben eğleniyorum” yarışında. Siz ise içinize dönmüş, kendinizle konuşuyorsunuz. Sevgilerin, arkadaşlıkların, tebessümlerin, teşekkürlerin dahi sahte olduğu gerçeğiyle yüzleşiyorsunuz. İşte iç dünyasına konuk olduğumuz Cem de “bu” çılgın kalabalıkların içinde debelenen “o” yalnızlardan. O öteki hisseden, öteki düşünen… Dostlukların içindeki menfaatleri, sevgilerin içindeki ikiyüzlülükleri apaçık görebilen… Kaçırılan gözleri ve söylenen yalanları yakalayabilen… Anlamsız kalabalıkların, dostlukların ve aşkların içinde anlam arayan ve ne kadar acı verse de içindeki çağıltılara kulak veren…Cem hem kendiyle hem de toplumun değerleriyle çatışan bir karakter. Bu yüzden modern çağda hepimizin aşina olduğu bir içsel huzursuzluk yaşıyor. Ama bir noktada sürüye boyun eğip ayak uydurmaya çalışıyor. Biraz hepimiz gibi. Bir de Emine var. Fazlasıyla hassas ve geçmişe sıkışıp kalmış bir karakter. Onlar gibi hissedemediği için kendi içe dönüklüğünü, bir başınalığını yadsıyor Emine. 

Yalnızlık: Olgu mu His mi? 

Yalnızlık, bir fiziksel izolasyondan ziyade bir anlaşılamama hissi bana kalırsa. Etrafımız ister sevdiklerimizle sarmalansın ister anlamsız kalabalıklarla… Yalnız hissediyorsak yalnızızdır. Bu his sahip olduklarımızdan, ait hissettiğimiz yerlerden ve kişilerden bağımsız bir duygu durumudur bazen. Bazen de sürdürmek zorunda olduğumuz veya öyle hissettiğimiz ilişkilerimizden ve sorumluluklarımızdan ileri gelir. Kimi zaman bir zaruriyettir kimi zamansa bir tercih. İç sesine kulak verdiğimiz Cem için yalnızlık, sahte ilişkiler ve dostluklar kurmaktan daha az acı verici. Her ne kadar arkadaşlarıyla beraber aynı tatili, aynı odayı, aynı ortamı paylaşsa da içten içe yalnız hisseden biri Cem. Bu insanların hastalıklı tutkularından tiksiniyor.  Hiçbir şey içten gelmiyor, her sözleri birer oyun. Sarhoşlukları bile hesaplı. Cinsel tutkularını sevgiyle karıştıran, coşkusuz ve sınırlı duygularla yaşayan bu eski dostlar yabancı ona artık. Cem; güzelliğe, inceliğe, duygulara tutkun. Sahte sevgilerle teselli bulamıyor. Alelade, dümdüz bakamıyor yaşama. Gelişigüzel yaşayamıyor her şeyi. Ama başkalarına göre hastalıklı olan onun sevgisi. Kabul etmiyor bunu Cem. “Benim sevgim değil hastalıklı olan” diyor. Emine’ye üzülüyor bu yüzden. Çünkü Emine de sevmeyi biliyor, belki yalnız bu yüzden. Kerem’den karşılık bulamadı Emine. Çekip gitti sonra. Onun sevgisiyle de alay ettiler, küçük gördüler. Emine ve Cem, sahte gülüşlerle kapatamadılar hüzünlerini. İnanıyor gibi, seviyor gibi yapamadılar. İçkiye, cinselliğe sığınıp yalnızlıklarının üstünü örtemediler.  

Salçalı patates kızartmasını, kâğıt külâhlara koydurtup, yollarda yediler, salça ve hardal iştahlarını açtı, akşam yemeğini düşünerek ve bir kadeh, iki kadeh, yüz kadeh içkiye sığınarak yalnızlıklarını, ikiyüzlülüklerini, çağıltılarla, karmaşıklıklarla donanmış iç dünyalarını unuttular. Yadsıyış, hor görü, kendinden kaçaklık bir erdem sayıldı. Bireyselliğe karşı çıktılar. Sabahlara kadar konuşup yarını, yeni bir dünyayı, gelecekteki düzeni değerlendirdiler. Yerli halk bir yabancıları hiç rahatsız etmedi, çünkü para onlarla akıyordu. Para sanki her şeyin özüydü.” (s.222) 

Bodrum’a Aldanmamak 

Maviliğine ve gösterişine aldandığımız Bodrum’un afrodizyak etkisi olduğu söylenir ancak Her Gece Bodrum’u böyle görmemek gerek. İsminden dolayı çıtır çerezlik bir tatil kitabı gibi algılansa da sık sık iç monolog ve bilinç akışı tekniği kullanılarak bizi karakterlerin bir o kadar sıkıntılı iç dünyasına seyahat ettirir. Betimlemeleriyle, mekânlarıyla ve bahsi geçen şarkılarıyla bizi uzaklara götürür. Sarsıcı ve yıkıcı bir gücü vardır Her Gece Bodrum’un. Kendimizle yüzleştirir. Kendi tatminsizliklerimizi, tedirginliklerimizi, ilişkilerimizi sorgulatır. İçimizdeki enkazdan şehir değiştirerek veya yepyeni personalar takılarak kurtulamayacağımızı hatırlatır. Bu açıdan Her Gece Bodrum bir kaçış kitabı değil, karmaşa içinde kendini bulma ve bir arayış kitabıdır.  

“Bir hercaimenekşe değiliz ki güzel görünsün yüzlerimize taktığımız maskeler.” 

Yeni baştan kurmak zorundayız hayatımızı sözcükleri ve amaçlarıyla.” 

Abone Ol

Yeni sayılarımızdan haberdar olmak için
ücretsiz abone olabilirsiniz.