KENDİ HALİNDESİN, HERKES GİBİ
Çın sabahta. Şafak ha söktü ha sökecek. Kuşlar kurumlu, evlerin damlarına, ağaçların dallarına doluşmuşlar. Daldan dala, damdan dama ötüşüp duruyorlar, neşeyle. Karanlık sokağın başında bir adam, dudağında bir ıslık, kuş cıvıltısına ritim tutmaya çalışan ama beceremeyen. (Erkekler genelde hep beceriksiz olur.) Başında kavak yelleri, kalbi buruk. Attığı her adımda düşecekmiş gibi yalpalıyor.
Sabahtan beridir zihninin bir yerinde uğuldayan, huzursuzluk yaratan, bu kadar içmesine sebep olan o sözcükler ‘insan ve hüsran’ şimdi yine durup dururken zihnini işgal etmişti. Duvarlara tutunarak biraz daha ilerleyip rastgelen ilk banka oturdu. Elleri tabakasına döküldü. Parmaklarının ucunda bir tutam tütün, bir süre gezdirdiği tütün kağıdını parmaklarının arasında, dilinin ucuyla ıslayıp hızlı bir hareketle büktü, dudaklarının arasına sıkıştırdı. İnsan ve hüsran, bu sözcükler dilinden dökülürken sigarasını ateşlemişti. Aralıksız birkaç fırt çekip hemen yanı başındaki ağacın dallarına sabitledi bakışlarını. Kuşlar kıkırtıyla ötüşüyordu. Ama bir türlü dalların arasındaki kuşları seçememişti. Bir süre daha baktı, bakakaldı. Hemen mi, birkaç dakika sonra mı ağırlaştı bedeni, sigarası kımıltısız parmaklarının arasında dururken kapandı gözleri.
Şafak attı. Tenha, karanlık sokaklar şimdi biraz daha aydınlık. Kuşlar, şehri uykusundan uyandırmak istercesine az önceki gayretleriyle ötüşüyorlar. Ağaçların dallarından evlerin damlarına, damlardan pencerelere, boş sokağın ortasına kimisi. Adam, kent gibi derin bir uykuda. Parmaklarının arasındaki sigara tükenmiş, zihnini kurcalayan her şey terk edip gitmişti ağırlaşmış bedenini.
İnsan ve hüsran…
Ne garip sözcüklerdi bunlar. İnsan, sırrına erilmeyen, erilemeyen; hüsran bu sırra özgü… İnsandan gelen.
Köşe başındaki kapalı pastanenin kapı önünden sokağa uzanmış masa-sandalyelerin duvara en yakın olanında bir karartı, kendi halinde bir kadına ait. Topuklu ayakkabıları masanın üzerinde, makyajı ağlamaktan akmış. Yalnızlığın tüm ağırlığı, terk edilmişliğin anlık hafifliğiyle dünya üzerinde bir sandalyeyi işgal etmiş. Tüm varlığı, gerçeği işgal ettiği sandalyenin üzerindeki bedeniydi… Ve acılar içinde çırpınan kalbi. Elindeki kadehe dalıp gitmiş bakışları. Dikkatle inceliyor, inceliyor, inceliyor; hıçkırıp omuzları sarsılarak ağlamaya başlıyordu. Tekrar susup tekrar başlıyordu, kurmalı bir saat gibi, tıkırında. Oysaki daha birkaç saat öncesi… Şu andan habersiz, aynanın karşısında süslenirken şarkılar söylüyordu, kuşlar gibi şakırdıyordu. Yazgıdan habersizdi. Yazgı yazılandı. Yazılan da yaşanmadan okunmayan… Yukarıdaki garip sözcükler gibi garip bir döngü işte…
Ne güzel ne havalı hikayeler paylaşıp durmuştu. İş arkadaşları görmüştü, ailesi, okuldan, şuradan buradan kişiler işte. Kimini belki hiç görmemişti hayatında, belki de hiç görmeyecekti. İnstagram’da çağımızda bir nevi mahalle meyhanesiydi artık, insanların kendisini ait hissettiği yapay bir meyhane. Tek farkı vardı. Eskiden meyhanelerde insanlar demlenir, demlenir, hemhal olurdu, anlatır açılırdı. Oysaki bu modern meyhane hiç öyle değildi. Baş döndürücü bir yanı vardı, bir de kimse kimseyi dinlemiyor, dinlemek istemiyordu. Farklı bir benlik savaşının kalıntısı gibi değişik bir dünya. Herkesin iddialı olduğu. Kendisi de iddialıydı ve müptelasıydı bu meyhanenin, herkes gibi. Ne hikayeler paylaşmıştı, elinde kahvesi, en afilisinden, evindeki derin sessizliğe ses, yalnızlığa kalabalık, ben de buradayımdı. Bir çığlıktı aslında hikayeler, paylaşımlar. Herkesin ki gibi… Beni görün çığlığı, beni duyun çığlığı… Beni işte, beni. İlla ben…
Mutlu hikayeler paylaşmıştı. İroni işte, oysaki mutluluğun ne olduğundan bile habersizdi. Ya son hikayesi, nasıl da havalıydı…
‘Başını, standartlarını, topuklarını yüksek tut’ bunu bir yerde mi okumuştu, birinden mi duymuştu belirsiz. İngilizce bilmediği halde de çeviri kullanıp İngilizce yazmıştı. İngilizce daha havalı geliyordu, hem takip ettiği arkadaşları da hep İngilizce yazılı paylaşımlar yapıyordu.
“Başını, standardını, topuklarını yüksek tut” oysa şimdi… Başı ve topukları önünde, kalitesi bir evsizden bir at başı önde; kent gibi terk edilmişti, ıpıssızdı. (Kadının zihniyeti kendine özgü, konfor ve güce önem veren, hatta tapandı)
O an içinde bulunduğu çaresizliğini, yalnızlığını, terk edilmişliğini unutmuş, hikayemde ne paylaşacağım düşüncesine esir olmuştu. Etrafına bakındı, çantasından küçük aynasını çıkarıp kendisine baktı. Ağlamaktan harap olmuştu, makyajı akmış, umutları umutsuzluğa, mutluluğu mutsuzluğa bırakmıştı yerini… Telefonunu, aynasıyla birlikte çantasına koydu. Kendi halindeliğiyle yüz yüzeydi artık. Hemencecik nerede olduğunu anımsadı. O an ne sosyal medya ne orada alacağı beğeniler, yapay övgüler umurunda bile değildi. Kim bilir belki de birazdan pastane sahibi gelecek söylenmedik söz bırakmayacaktı kendisine. Hatta daha da ileri gidip kovalayacaktı kendisini. Bunu düşündü. Kıkırtıyla güldü. Çabucak toparlandı, elindeki kadehten bir yudum daha alıp masanın üzerine bıraktı, hızlıca uzaklaştı oradan. Elinde topuklu ayakkabıları, sebepsiz bir kıkırtı, hayatın içindeydi artık. Sokağın ortasında ağır aksak yürürken kuşların şakırtısına kulak kabarttı. Gözlerini kapatıp kendisini ritmine bıraktı anın. Kuşlar şakırdıyor, kadın boş sokakta yalınayak dans ediyordu. Belki de hayatında ilk defa kendisi olmuştu. Birisine, birilerine bir şey kanıtlama çabasına girmeden, içinden geldiği gibi içinden geldiği haliyle. Bir insanın kendisi olması, olabilmesi özgürlüktü aslında; insanların sosyal paylaşım ağlarında özgürlük çığlıkları atıp özgürlüğün köpeği olmalarına bir meydan okumaydı bu dans… Iskaladığı hayatı bir yerinden tutabilmenin, doğan güne, şakıyan kuşlara, uykusundan uyanmaya hazırlanan kente, kendisine, evet evet insanlara bir şeyler kanıtlamaya çalışırken unuttuğu kendisine bir özür dansıydı bu.
O an bir karar aldı, hiç tanımadığı, hiç tanımayacağı insanlardan gelecek bir beğeniye, yapmacık bir ‘çok tatlısın’ yorumuna ihtiyaç duymayacağı kadar güzeldi bu hayat ve bu hayatı ıskalamamalıydı.
Ortalık biraz daha aydınlandı. Ancak şehir de insanlar gibi uykusundan uyanmamıştı henüz. Kadın, kendisinden geçmiş, durmaksızın dans ediyor, şarkılar uyduruyor, nerede olduğundan, nereye gittiğinden habersiz kendisine kavuşmanın mutluluğunu yaşıyordu.
Bir ara gözlerini açtı, kuşların bu ezgisinin bugüne değil hayata, hatta kuşların kendilerine özgü olduğunu düşündü, kendini bundan mahrum bıraktığı için hayıflandı. Çünkü küçük bir kutu tüm hayatını örümcek ağı gibi örüp ruhunu, kalbini, benliğini, en önemlisi de kendi halimdeliğini hapsetmişti. Yürürken bile gözü, aklı, her duygusu bu kutuya mahkumdu. Kim ne paylaştı, kim ne yazdı… Kimdi bu kim? Kim, kim, kim… Lanet gelsin kime de kimseye de… Bu düşünceler arasında bir banka oturdu. Yanında bir adam. Korkmadı, irkilmedi, öyle kalakaldı. Normal bir zaman olsa kalkar giderdi hemen. Ama gitmedi. Oturduğu yerden kalkmadı da. Aynı dünyadan geçerken varlığından bile habersiz olduğu bir adam yanında uyukluyor, kadın da tebessüm saçan bir çehreyle adamı izliyordu. Adamın soğuk teni sıcaklık geldi o an. Garip bir şekilde sımsıcak bir his besledi adama, nedensizdi bu his. Adam, yanı başındaki deli kadının varlığından da kendisine beslediği duygulardan da habersiz, uyuyordu. İnsan ve hüsran sözcüğünün ağırlığı bedenini terk etmiş bir şekilde.
Hemen mi biraz sonra mı, kadının bir an olsun gözlerini ayırmadığı adam kımıldar, büzüşür gibi oldu. Soğuktandı. Sabah serinliği kentin üzerine çöktüğü gibi çökmüştü hareketsiz bedenine. Biraz daha büzüldü olduğu yerde, bir ara gözleri aralandı. Göz göze geldi kadınla. Hiç yabancılık çekmedi, çekmediler, kimsin, in misin cin misin, sorusu da yoktu. En olmaz, en imkânsız andı onlar için. Sanki kalubeladan beridir bu anın özlemiyle yanıp tutuşmuşlardı, yaşadıkları her şey bu ana hazırlanmıştı onları, konuşmadan sımsıkı kucaklaştılar.
Birazdan gün doğdu, evlerin kapıları aralandı, insanlar birer ikişer sokaklara döküldü, dükkanlar açıldı, kalabalıklaştı meydanlar… Kuşlar susmadı, neşeyle ötüşmeye devam ettiler. Onlar da öylece kalakaldılar kalabalığın orta yerinde, kendi hallerince, kendi halindelikleriyle…