AYLAK DERGİ

YERLE GÖK ARASINDA BİR YERDE  

Penceremin çerçevesi eskimiş, boyasının dökülmüş yerlerinden görünen ahşap, yer yer açılmaya başlamış. O açıklıktan sızan soğuk hava, içimi ürpertiyor. Zımparalamalı, üstünden tekrar boya geçmeli belki de. İyi ki hemen önümde kalorifer var da ısısıyla, odanın havasını yumuşatıyor. Peteklerin sıcaklığı bacaklarımdan bedenime yayılırken, ondan yükselen boya kokusu genzimde yakıcı bir tat bırakıyor.   

Dışarıda yoğun bir kar var, daha kasım ayının başındayız, yılın ilk karı yağdı bile. Bu kış şiddetli geçecek belli. Nasıl da süzülerek iniyor. Cama yapışan kar taneleri en sevdiğim, verdiği hisse rağmen sessiz, rahatsız etmek istemez gibi narin… Ardından hızla eriyor, izi geçmeden yenisi ekleniyor. Karla ne zaman tanıştığımı anımsayamasam da gökyüzünden süzülerek inen, lapa lapa yağan bu kar, bugüne kadar gördüklerimin içinde en güzeli. Yılbaşı kartpostallarından fırlamış gibi duran manzarası ise beni bir masalın içine doğru sürüklüyor. Bu görüntüye Greensleevs melodisi takılıyor dilime, bilmediğim bir his beni kendine çekiyor. Sarı, sokak lambasının altında uçuşan görüntüye teslim olmuşken omzuma bir sancı yerleşiyor. Soğuk, diyorum. Çarptı beni. Şal almak için hareket ettiğim anda bir sancı daha giriyor, bu defa mideme. Acı içindeyim, kimse de yok ki, yardım istesem. Kendimi kontrol edebileceğim noktada hiç değilim. Yüreğim hızla çarparken nefesim, dar bir yola sapmış ve orada sıkışıp kalmış gibi, beni soluksuz bırakıyor. Omzumdan aşağı saplanan derin acı… En son algıladığım şey, başımın kalorifere sertçe çarpması… 

Çarpmanın ardından geçen süre ne kadar bilmiyorum, ama acılarım dinmiş. Rahatlamanın verdiği haz, üzerimdeki ağırlığı da alıyor. Bu defa ağırlık, uyumaya meyleden gözlerimde. Gözlerim kapansa zihnim, rüya görmeye hazır, inadına direniyorum. “Hadi hazırlan, Orhan’a gidiyoruz.” Bu sesle gözlerim kendiliğinden açılıyor. Bu onun sesi! Mümkün değil, olamaz. Anneannem karşımda, öylece duruyor. Üzerinden yıllar geçti… Bakışları matlaşmış, yüzü de solgun ama gülümsemesi değişmemiş. “Anneanne! Buraya nasıl geldin? Bu mümkün değil, inanamıyorum,” heyecanım sesime öyle çok yansıyor ki, titrek, cızırtılı bir sese dönüşüyor. O da olabildiğine sakin, her şey normalmiş gibi yaptığı tek şey, işaret parmağını iki dudağının arasına götürmesi ve “ŞİİŞŞT! Şimdi sırası değil soru sormak yok, haydi kalk.” demesi. Ardından sırtını dönüp kapıya yöneliyor. 

Anneannem giderken enerjimi de yanında götürüyor sanki, adım atacak gücüm yok. Dayıma gitmeyi de o kadar özlemişim ki, tüm gücümü topluyorum. Anneannem beklemeyi sevmez, “geliyorum, bekle beni” diye seslenirken peşinden koşuyorum. Dışarıya adımımı atar atmaz soğuk hava yüzüme çarpıyor. Beni titreten soğuğa rağmen içimi ısıtan varlığın, anneannemin yanındayım ya, sımsıkı sarılıyorum hemen. Neden bir boşluğa sarılmaktan farksız hissediyorum?  

İlerliyoruz, çocukluktan kalma bir alışkanlık, başımı gökyüzüne kaldırıyorum. Kar taneleri yüzüme çarparken onların derinliğinde gökyüzüne doğru yükseliyorum. Ne kadar yükseldiğimi kestirmek zor. Bakışlarımı indirdiğimde başım dönüyor, anneannemin yanımda olmadığını anlıyorum. Issız, derin ve yabancı bir yol var karşımda. Ne yapacağımı bilmiyorum. Ben neredeyim, anneannem nereye gitti? İlerlemekten başka bir seçeneğim yok. Şiddetini artıran rüzgâr eşliğinde yürüyorum. Bir iz bulmanın derdinde, pür dikkat çevreme odaklıyım. Uğultular git gide yükseliyor. Önümü görmek ne kadar güç! Az ileride bir sokak lambası dikkatimi çekiyor. Yüreğim başka çarpıyor sesi, makineyi andırıyor. Sarı sokak lambalarının yerini beyaz, parlak bir ışık almış. Sarı ışığın sıcaklığına karşın beyazlık, soğuk ve itici. Işığın altında bir ev var. Birilerini görecek olmanın sevincini ancak yalnız yaşayanlar anlar, adımlarım hızını artırıyor. Daha eve ulaşamadan bir karaltı üzerime çöküyor. Kumaşın rüzgârda uçması gibi havalanıyor sonra kayboluyor. Bir gölge gibi önüme düştüğünde, kendi gölgemin olup olmadığını sorguluyorum. Gölge, bir adama dönüşüyor. Paltosuyla yüzünü kapatmış, soğuk şiddetini artırdı tabi. Keşke ben de montumu alsaydım, diye zihnimden geçirirken, adamdan yükselen keskin kokuyla nefesim kesiliyor. Derdim başka, o eve ulaşırsam nerede olduğumu bilebilirim. Ben adım attıkça o önüme çıkıyor. “Geçebilir miyim?” Cevap vermiyor. Paltosunu indiriyor. Bakışları bende değil. Yüzü, dokunsan un ufak olacak gibi eğreti duruyor. Kesin kâbus bu, bunun başka açıklaması olamaz. Hissettiğim tek şey soğuk, titriyorum. Adam karşımda hala suskun, dayanamayıp üzerine yürüyorum. İçinden geçip gidiyorum. Bu nasıl oldu? Korkuyla ardıma bakıyorum, adam yok. Aklım evde, ama o da yok, demek hayaldi hepsi. Gitmek lazım bir an önce. Beyazlığın içine yürürken ara ara ardıma bakıyorum. İlginç, hiçbir iz bırakmamışım. Tek bir ayak izi yok. Ayaklarım kara gömülü oysa.    

Rüzgâr kesiliyor. Kar taneleri de onunla birlikte bıçak kesmiş gibi duruyor. Görüş açım genişliyor. Uçsuz bucaksız, düz bir arazinin içindeyim. Orada bir şey var gibi. Karanlığın etkisiyle kestirmek güç. Yanına yaklaştığımda boylu boyunca yerde uzanmış birini görüyorum. Çaprazında da parçalara ayrılmış beyaz bir araba duruyor. Yardıma ihtiyacı olmalı. Eğiliyorum, “İyi misiniz?” Olduğum yerde kalıyorum. Tüm dünya duruyor, dayım uzanan… Orhan dayıma ulaştığım için benden mutlusu yok, ama neden yerde? “Dayı, ben de seni arıyordum, sonunda buldum. Burası çok soğuk, ne yapıyorsun yerde, kalk!” Bir taraftan da elimi uzatıyorum, uzandığı yerden benim çabamla kalkıyor. Tırnaklarının dipleri çamurla dolmuş. Yeni aldığı kahverengi montunun kolu yırtılmış, aşağı doğru sarkıyor. Benim ona baktığımı fark edince o da kendi üzerine anlamsızca bakıyor. Daha ben bir şey demeden o, “Seni daha beklemiyorduk neden buradasın?” diyor. Bu ne demek şimdi? Ben onun için o kadar yol gelmişim, bu ne soğuk karşılama? “Seni çok özledim dayı! Neden buradasın, burası neresi?” derken nefesim tekrar daralıyor. “Git, git buradan, durma!” derken eliyle beni itiyor. Güçlükle nefes alırken “Nereye gideceğimi bilmiyorum ki? Sana ulaşmak için saatlerdir yoldayım.” Gözlerim kolumdaki saate kayıyor. Ekranı silik bir görüntüde. Kolumu göz hizama getirip tekrar bakıyorum, ekranını üzerime siliyorum, ama yok. “Burada zaman yok, boşuna bakma. Sen dediğimi yap, koş!” diyor. 

Burada zamanın yanında mantık da yok demek ki! Tıpkı rüyalar gibi. Her şey o kadar gerçek ki! Kafam karışıyor. Dayım da sırtını dönüyor bana. Özlediklerim beni bir bir terk ediyor. Üzüntüyle uzaklaşıyorum ondan, belki de giden o, ben yerimde sayıyorum, bilmiyorum. O gözden kaybolana kadar ardından bakıyorum. Bu durumdan bir an önce kurtulmak gerek. Nereye gideceğimi bilmeden koşuyorum, ortalık birden ışık süzmesine dönüyor. Gözlerim ışıkla kamaşıyor. Elimle yüzümü kapatmaya çalışıyorum ama bir şeyler beni tutuyor, bir yere bağlanmış gibiyim. Işıktan kurtulmak için adım atıyorum. Yol?  O da mı yok olmuş! Ben şimdi evime nasıl döneceğim?  

Kar tekrar yağıyor bu defa lapa lapa değil ipek hafifliğinde, usulca tenime değiyor. Bu temasla bedenimi hissediyorum. Her dokunuşu, sıcak bir nefese dönüşüyor. Makineye benzer tiz ses, tekrar başladı. Göz kapaklarım hareketleniyor bu sesle. Görüntüm bulanık, ama hareket halinde insanlar görüyorum. Üç ışık fark ediyorum sonra. Biri parlak, yuvarlak ve büyük, başımın üstünde asılı duruyor. Diğer ikisi siluet şeklinde, ayak ucumda bekliyor. Gülümseyerek bana el sallıyorlar, görüntüleri kaybolduğunda anlıyorum, beni aslında hiç terk etmediklerini…  

Abone Ol

Yeni sayılarımızdan haberdar olmak için
ücretsiz abone olabilirsiniz.