PERVASIZ MÜJDAT!
TDK: (çekinmez, korkusuz, sakınmaz kimse.)
MSM… Memlekette kime sorsan bu kısaltmanın açılımını, “Müjdat Gezen Sanat Merkezi” diye okur. Peki bu açılım doğru mudur? ASLA! Bilmeyenlerin kabahati değil tabii ki. Kabahat pembe (eskiden) köşkümüzün önüne enince getirip boyunca yettiremeyip o mavi rengin altına beyazla ismini yazanda! Pervasız yahu! Hiç çekinmiyor adam! Öyle pervasız ki bu adam, günün birinde reklamdan, gazinodan oradan buradan kazandığı parayla almış bu köşkü. Hem de borç harçla… Zenginliğe bak! Breh breh breh… Bizde olacak o para var ya… Ziverbey’de köşk alacaz, borca gireceğiz de paramız olacak da okul açacağız da üstüne utanmadan ismimizi yazacağız da bir de bedavaya çocuk okutacağız. Edep derler adama edep! Hiç utanma arlanma yok bu adamda. Diyorum ya, pervasızın teki yahu! Terbiyesiz herif! Ki ben, okurken davası sürüyordu okulun. “Sen kimsin ki? Bedava okul açıyorsun? Parasız okul olmaz!” diye mahkeme kapılarında sürünüyordu. Sürünsün… Az bile ettiler… Sonra davayı kaybetti. Topladı bizi Sadık Şendil’e (Sınıfa): “Davayı kaybettik. Okulumuz paralı oldu!” dedi utanmadan. E hani bedava okuyorduk? Derken… Çıkardı parayı cüzdanından. “Alın bu parayı idareye götürün. Okul harcınız benden!” dedi. Güle oynaya çıktık sınıftan. Öyle ya… Bize ne yahu? Bizim işimiz okumak… Mustafa Alabora, Savaş Dinçel, Sumru Dinçel, Güngör Dilmen, Muzaffer Hiçdurmaz, Göksel Kortay, Şebnem Sönmez, Haldun Dormen, Emre Kongar ………….. (İsimlerini kâğıda sığdıramadığım hocalarıma saygı ve özürle…) ve daha bir aydınlık insan…
Nedir aydınlık insan? Bunun ritüelle bir ilişkisi olmalı diye düşünüyorum. Mesela; dans sevgiyle sıkı sıkı bağlıdır. Erkekler, dişiyi ya da dişiler, erkeği büyülemek için raks eder kuşlar… Düğün danslarındadır ki, gençler birbirini seçerler. Kadın küçük bir inci gibi ceninin etrafında milyarlarca kurdele, beyaz kuyruklu erkek spermatozoerler halka olup dans ederler. Kalabalık halinde fırlayıp dönerler. Küçük inci bu kadar namzet içinden en güzel ve en akıllı çocuğu hasıl edecek olanı koynuna alır. Cenin hemen düğmesi döndürülüp elektrik ampulü gibi aydınlanır. Ve hemen beyni yapmaya koyulur. Gövde çok sonra gelir. Her dilde aydın insana aydın kafalı denmesinin belki de sebebi budur. *
Aydın kafalı pervasızları sardı başımıza Müjdat Gezen denen adam! Edep yahu edep! Masal anlatıp durdu bize ağustos böceği ve karınca misali… Ama tersten… Bildiğin masal değil yahu. GERÇEK! Hepimiz biliriz karınca ile ağustos böceği masalını ama işin aslı öyle değildir. Ben size Müjdat Gezen’den öğrendiğim masalı anlatayım:
Ağustos Böceği, yarını hiç düşünmeden yaşayan başıboş, artist ruhlu insanı, karınca da dizel motoru gibi hesaplı, kafalı insanı -temsil eder ya… Hesapta da insanlara eğitici örnek verir. Oysa işin aslı başkadır yahu! Ağustos böceği yaza doğru yumurtadan kurt olarak çıkar. Daha sonra kanatlı bir böcek olur. Ağustos böceği öyle kuş gibi ötmez. Sırtında bir sürü halka vardır. Ve o halkaları akıldan öte bir zevk ve vahşi bir inatla, sürter durur. Vınk vınk edişi hayatın nabız atışıdır. Bu sürtüş sonucu olağanüstü bir sıcaklık olur ve hemen hemen annenin yanması pahasına, yumurtalıktaki tohumlar olgunlaşır. Derken günler kısalır, havalar soğur… İşte o zaman karnı çatlamış, ipince zar kabuğu halinde kalmış bir böcek kabuğu görürsünüz; ağaca takılı kalmıştır. Kış rüzgarları o ince kabuğu, yüreklerin acıyla cız etmesi gibi, yoksul ve acıklı öttürür. Kış gelince güneşli dünyadan göçüp gitmiş olan ağustos böceği ortada yoktur ki, namerde muhtaç olarak karıncaya avuç açıp dilensin. Ağustos böceği -sözümona uçarı adamın hayatı- bir ahlak kuralı değildir. Korkunç, insafsız, acı bir yaratma olayını temsil eder. Zavallı ağustos böceği yaratmak için kendini feda eder.