AYLAK DERGİ

GÖKSEL KORTAY

Türk tiyatrosunun zarif, güçlü ve unutulmaz seslerinden biri… Sahnede her daim ışığını hissettiren, oyunculuğuyla, çevirileriyle ve yönettiği oyunlarla tiyatroya büyük katkılar sunan değerli bir isim… Sevgili Göksel Kortay, söyleşimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ediyoruz. 

1. Sahnede olmak, sahne tozunu hissetmek diğer taraftan seyircinin nefesiyle buluşup onların tepkilerini gözlemek, nasıl bir his? Sahnedeyken kendinizi yeniden keşfettiğiniz oldu mu? 

Sahnede olmak tadına doyulmaz bir heyecandır… Seyirciyle el ele göz göze olmak…Üçüncü zil çalar, açıldı açılacak perde. İşte o anda seyircinin saygılı, nazik kıpırtısı, mırıltısı, fısıltısı kopup gelir salondan taa perde arkasına, yayılır dalga dalga, ulaşır bize… O ses duyduğum en eşsiz sestir benim için. Derken nefesler tutulur. Ve perde… Bir sevgi seli akar salondan sahneye… İki saat sürecek bir olağanüstü yolculuk başlar… Seyirciyle gönül gönüle muhteşem bir yolculuktur bu… 

Önce oyunun bir dramaturji çalışması yapılır masa başında. O sırada zaten rolün karakteri belirlenir. Bazı oyunlarda rolün tamamı hemen hemen belirlenmiş olur ama bazılarında saklıdır. O zaman onun altını doldurmak, bir alt metin oluşturmak biz oyunculara düşer. Ben genellikle oynayacağım rolleri daha önceden çok derin araştırırım, üzerinde çok çok, bol bol düşünürüm ve ona göre şekillendiririm, ona göre oynarım. Ancak bazen şöyle oluyor; beş yüz oyun oynanan bir oyunda bile birdenbire oyunun bir yerinde, o sahneyi yanlış oynadığımı fark edebiliyorum. Ben genelde oyun başladıktan sonra ayda bir, on beş günde bir, iki ayda bir metni yeni baştan sanki ilk kez okuyormuşum gibi tekrar tekrar okurum. İşte o zaman birdenbire gözüme daha önce provalarda ve oynadığım onca temsil boyunca -bu iki yüz temsil olabilir, üç yüz temsil olabilir- farkına varmadığım bazı şeylerin farkına varır ve “Aa, ben bunu yanlış oynuyormuşum. Burada bunu yapmam gerekmiyor ya da burada şöyle yapmam gerekiyor.” gibi farkına varırım ve değiştirmeye çalışırım. Oynadığımız roller bana göre sahnede kalır.  

Bazı oyuncular onu uzatırlar ve selamda da aynı karakterde çıkarlar. Ben genelde selamda kendim olarak yani oyuncu olarak selam veririm ve artık oyun bittiğinde o rolle ilgim kalmamıştır. Çünkü düşünsenize, bunca değişik roller oynuyorsunuz; hepsinin etkisinde kalıp o rolü sürdürürseniz halimiz nice olur. Yani onca değişik karakteri barındırmak ve öyle yaşamak çok zor olsa gerek. Yani çok kişilikli bir insan olursunuz o zaman. Oysaki ben, oyuncu olarak benim; oyun bittikten sonra da tiyatronun kapısından Göksel Kortay olarak çıkarım. Oynadığım roldeki kişiyle birlikte çıkmam. Tek başıma, bir oyuncu olarak tiyatronun kapısından çıkarım. 

2. Yıllar önceki seyirci profiliyle bugünün seyircisi arasında nasıl bir değişim gözlemliyorsunuz? Bu değişim, bir oyunu sahnelerken ya da bir rolde yer alırken sizi nasıl etkiliyor? Sizce seyirciyi yakalamanın en güçlü yolu nedir? 

Benim tiyatroya başladığım yıllarda -yani altmışların ortasında- çok meraklı, heyecanlı, kemikleşmiş bir tiyatro seyircisi vardı. İstanbul’da, Beyoğlu’nda, İstiklal Caddesi’nde otuz üç tiyatro her akşam perdelerini açardı o zamanlar. Ancak bu seyirci aşağı yukarı bir ay, iki ay, üç ay beslerdi tiyatroları ve dolayısıyla tiyatrolar, tiyatro toplulukları yılda dört, beş değişik oyun çıkarmak zorunda kalırlardı. Ancak şimdi görüyorum ki, elbette İstanbul’un çok büyük bir metropol olması nedeniyle, seyirci kapasitesi de değişti, büyüdü, gelişti, çoğaldı. Yine mutlulukla görüyorum ki şimdi seyirci gençleşti. O zamanlarda daha çok orta yaş grubu tiyatroya giderdi ama gelin görün ki şimdi gördüğüm seyirci profili beni çok etkiliyor ve mutlu ediyor doğrusu. Çünkü gençleşti tiyatro. Yani bakıyorum, gelen seyirci on sekizden başlıyor, otuz beşe kadar devam ediyor. Yani genç seyirciler, hep gençleri görüyorum. Yaşlılar artık pek tiyatroya gitmiyor galiba. 

Bir de beni çok etkileyen şey şu olmuştur yıllardan beri: O zamanlar her tiyatronun kendi salonu vardı. Yani sabit yerlerde belli sahneleri vardı, “Bu akşam falanca tiyatroya gidelim.” denirdi ama şimdi öyle bir şey yok. Bana arkadaşlarım sorduğu zaman “Hangi tiyatroda oynuyorsun?” diye, “Orada, burada, şurada.” diyorum. Artık tiyatroların belli bir mekanı, sabit bir yeri yok. O zamanlar seyirci bize gelirdi, şimdi biz seyirciye gidiyoruz. Yani şimdi bir tiyatro topluluğu bugün Bakırköy’de, yarın Kadıköy’de, öbür gün Avcılar’da, daha öbür gün Bahçelievler’de, sonra Sarıyer’de, Adapazarı’nda, Bolu’da… Oradan sonra zaten Anadolu’ya doğru yol açılıyor. Anadolu’nun en uzak yerlerine kadar gidiyoruz. Karadeniz’e gidiliyor, Güneydoğu’ya gidiliyor, güney illerimize, Ege illerimize gidiliyor. Hemen hemen her şehre her topluluk gidiyor ve mutluluk veren şu ki, oralarda oynadığımız oyunlarda, eğer oyun iyiyse, salonlar tıklım tıklım doluyor. 

Şimdi artık bazı oyunlar beş sene, altı sene oynuyorlar. O zamanlar, yani benim ilk tiyatroya başladığım yıllarda, tiyatro biletleri çok ucuzdu. Şimdiyse bilet ücretleri bayağı yükseldi. Bu yükselme üç binlere, beş binlere kadar gidiyor. Örneğin, yazın bir açık hava tiyatrosunda dört beş bin kişi bir tiyatro topluluğunu seyretmeye gidiyor ki bu, bir tiyatro için muhteşem bir şey. Bunun örneklerini çok gördüm yazları İstanbul’daki açık hava tiyatrolarında. Bu da çok sevindirici. 

Beni yıllardan beri çok etkileyen şöyle bir şey olmuştur: İlk turneye gittiğimde, birkaç sefer sonra bunu birdenbire düşünmeye başladım. İstanbul’da bir oyuna hangi tepkiyi veriyorsa seyirci, Anadolu’nun herhangi bir ilinde de hemen hemen aynı tepkileri alıyorsunuz. İlk zamanlarda çok şaşırdım buna, çünkü ben başlangıçta değişik şehirlerde değişik tepkiler alacağımızı ya da hiç alamayacağımızı düşünürdüm. Ama bir de gördüm ki seyirci profili hemen hemen her yerde aynı. İstanbul’da gülünen yerlerde gülüyorlar, alkışlanan yerlerde alkışlıyorlar, üzülecekleri, ağlayacakları yerde gözyaşlarını döküyorlar. Bu çok ilginç bir şey, çünkü değişik şehirlerde farklı sınıftan insanların bir araya gelip aynı şeye aynı tepkiyi vermesi bana hep ilginç gelmiştir. 

Şimdi de yine öyle ve artık Anadolu’nun neresine gitsek muhteşem tepkiler alıyoruz. Örneğin, ben geçen yıl bir oyunu, rahatsızlığım nedeniyle ve de pandemi dolayısıyla bırakmak zorunda kaldım: Kibarlık Budalası. Ben bıraktığımda altı yüz yetmişinci oyundu ve oyunun on dördüncü, on beşinci yılıydı. Ben bıraktım, Haldun Dormen bıraktı, yani biz ayrıldık. Oyun hâlâ devam ediyor, yakında bininci oyununa ulaşacak herhalde ki bu da bana göre Türk tiyatrosunda çok önemli bir rekordur. Yabancı bir oyun, bir Molière oyunu olan Kibarlık Budalası, on beş yıldır İstanbul’da ve Türkiye’nin pek çok ilinde tekrar tekrar oynanmış bir oyun. Bu, müthiş bir rekor bence. 

Tiyatroya çok meraklı olan, sık sık giden, hatta haftada üç kere dört kere giden ailelerden biri de bizdik. O zamanlar televizyon yoktu. Babam akşamları eve geldiğinde “Hadi bakalım, kalkın, bu akşam tiyatroya gidiyoruz.” derdi. Biz bütün aile tiyatroya giderdik. Zaten benim tiyatroya olan merakım, ilgim, sevgim, aşkım da oradan kaynaklanmaktadır. Babamın beni beş yaşında tiyatro ile tanıştırması nedeniyle ben tiyatrocu olmaya karar verdim. 

Eskiden kışın İstanbul’da oyunlar oynanırdı, yazın üç dört ay turneye gidilirdi. Bazı tiyatrolar dört ay süreyle gün ve gün çeşitli illeri dolaşırdı. Bunlardan çoğu da benim oynadığım tiyatrolar. Yazın İzmir’e gidilirdi. İzmir’de açık hava fuarında beş altı tiyatro birden oynardı aynı anda. Kimi kez bir ay, kimi kez iki ay, kimi kez üç ay, dört ay kalırdık İzmir’de. Bütün orada oynayan tiyatro oyunları da tıklım tıklım dolardı ama kışın İzmir’e gittiğiniz zaman bir tane seyirci bulamazdınız. Şimdi ise çok değişti. İzmir’de ise birçok tiyatro var, onlar da özel tiyatrolar, devlet tiyatroları, şehir tiyatroları vardı yine aynı şekilde bu tiyatrolar etkinliklerini sürdürüyorlar. 

Şimdi İstanbul’da o zamanlar otuz üç tiyatro vardı her akşam perdelerini açan ama şimdi İstanbul’da bir de alternatif tiyatrolar dediğimiz bir sektör başladı. Onlar daha küçük tiyatrolar. Bir kısmı bir var olup bir yok olan tiyatro toplulukları ama çok etkin ve etkileyici. Bu alternatif tiyatrolarda çok önemli oyunlar oynanıyor, çok önemli oyuncular oradan çıkabiliyor, başarılı olabiliyor. Bana göre İstanbul’da fevkalade heyecan verici bir tiyatro akımı var. Tiyatro elbette çok eski bir sanat dalı, binler yıl öncesinde başlamış ve sürmekte. Bence tiyatro hiçbir zaman bitmez, eskimez, ölmez. Tiyatro, dünya var oldukça tiyatrolar da var olacaktır, diye düşünüyorum ve öyle görüyorum seyircinin çoğalmasından, tiyatroya olan ilgisinden. Bu biz tiyatrocuları aşırı derecede etkiliyor ve sevindiriyor. 

Şimdi tiyatroya gittiğim zaman sanıyorum ki o salonda en yaşlı seyirci benim. Benden yaşlısı yok. Bakıyorum etrafıma, benim yaşımdakiler artık herhalde evden çıkmıyorlar, gitmiyorlar. Ama tabii benim durumum farklı, çünkü ben oyuncuyum, illaki de oyunları görmek istiyorum, çoğunlukla da gidiyorum. Bir dönem pek çok tiyatro ödüllünün jüriliğinde bulundum. O yıllarda hemen hemen her gece tiyatroya giderdim, bundan on yıl öncesine kadar. İngilizlerde de bir söz vardır; “Otobüs şoförü her gün direksiyon başında, tatil gününde bile yine otobüsüne biniyor ve bir yerlere gidiyor.” Ben de onun gibi tatil günlerimde boş olduğum zamanlarda hemen tiyatroya koşardım. Bir zaman vardı ki yılın neredeyse üç yüz elli gününü, gecesini tiyatroda geçirirdim. Şimdi yine haftada bir iki oyuna gitmeye çalışıyorum, gidiyorum da. 

Ne var ki seyirci profili çok değişti. Yani görüntü olarak değişti, yaş olarak değişti ki bu iyi bir şey. Ama benim tiyatroya gittiğim ve daha sonraları tiyatroya kendim oyuncu olarak başladığım yıllarda, seyirci büyük bir özen gösterirdi. Herkes giyinir, kuşanır, en şık kıyafetlerini giyer giderdi. Şimdi seyirci, artık galalara bile neredeyse uykudan yeni uyanmış gibi geliyor. Bu eksi tarafı maalesef. Ama genelde zaten öyle bir pejmürdelik var yaşamda. Eskisi gibi zarafet, nezaket, kibarlık, şıklık yok artık. Ama buna da ayak uydurduk öyle gidiyoruz. 

Biz seyirciyi yakalamak peşinde değiliz oyuncular olarak. Elbette ki seyircinin olmasını isteriz, boş salonlara oynamak istemeyiz. Ancak seyirciyi yakalamak için özel bir şey yapmayız. Biz doğru bildiğimiz oyunumuzu oynarız. En önemli şey, oyunu doğru seçmektir. Oyunu seçerken elbette seyirciyi düşünürüz, çok çok titizleniriz ve bize göre iyi olduğunu düşündüğümüz oyunu oynamaya niyet eder ve provalara başlarız. Ancak provaya başladıktan sonra hem yönetmen olarak hem oyuncu olarak artık aslolan o oyunu en iyi şekilde ortaya çıkarmak ve seyirciye sunmaktır, elimizde olanın en iyisini yapmaktır bize göre. Ama seyirci bunu sever, seyirci şundan hoşlanır, seyirci bunu alkışlar diye onlara adapte olamayız. Yani biz kendi bildiğimiz doğru yönde o oyunu yönetmeye, oynamaya, çıkarmaya çalışırız ondan sonra gerisi seyircinin taktiridir. Beğenirse beğenir, beğenmezse beğenmez. Beğenmediği zaman oturur bir kez daha düşünürüz. “Biz acaba nerede yanlış yaptık” diye. Çünkü bir yanlış var ki seyirci bizi beğenmedi. Biz elimizden geleni yaptık diye oturur, düşünür, özeleştiri yaparak onları zaman zaman bulur onları düzeltmeye çalışırız. Hiç olmuyorsa da elbette ki o oyun gösterimden kalkar maalesef. En önemlisi iyi bir oyun seçmek iyi bir kadro oluşturmaktır. İyi bir oyunla yola çıkarsanız, iyi bir kadro oluşturursanız, o kadro elinden gelenden geleni yapıp rollerini en iyi şekilde oynamaya çalışırsa ve de yönetmen onları iyi yönetmişse yolun yarısı burada kazanılmış demektir. Daha fazla yapılacak bir şey yok demektir. Çıkar oynarız. Seyirci ya beğenir ya beğenmez o da onun bileceği şeydir. Belki o günkü psikolojisi, o anki durumu, duyguları, her şey etken olabiliyor. O kentin ve o ülkenin genel ortamı her şey etkileyebiliyor seyirciyi. Şu da var ki tiyatro hiçbir zaman bitmemiştir. Hatta İkinci Dünya Savaşı’nda, savaş sürerken pek çok ülkede tiyatrolar etkinliklerini sürdürmüşlerdir. Bu da tiyatronun en övülen yanlarından biridir. Halk, tiyatroda avuntu bulmuştur, tiyatroyla avunmuştur o dönemlerde. 

3. Sanatta en büyük ilham kaynağınız kim oldu? 

Tiyatro sanatında benim hayran olduğum, aşırı bir hayranlıkla, beğeniyle izlediğim pek çok tiyatro sanatçısı var elbet ama onları hiçbir zaman kendime ilham kaynağı olarak düşünmedim. Ancak imrendim, “keşke ben de öyle olabilsem” diye ama elbette ki bu uzun bir yaşam boyu süren yolculukta etkilendiğim kişiler olmuştur farkında olmadan. Mesela benim en hayran olduğum tiyatro oyuncuları arasında böyle hayranlıkla izlediğimde her seferinde hatta performanslarını izlediğim zaman gözlerimin yaşardığı oyuncular var. Bunların en başında da Yıldız Kenter ki ne mutlu bana tiyatroya onlarda başladım, Kenter tiyatrosuyla ve 5-6 yıl onlarla çalıştım. Sonradan da yakın dostlarım oldular ve hep hayranlıkla her söylediğini bir öğüt olarak alıp dağarcığıma atmışımdır. Tabii diğer bayıldığım oyuncu da Müşfik Kenter’dir ve Müşfik Kenter’i sahnede izlemek, Yıldız Kenter’i de öyle elbette ki, karşılıklı oynamak muhteşem bir ayrıcalıktır diye düşünüyorum. Ne mutlu ki ben onlarla 5-6 yıl aynı sahneyi paylaştım. Onların yönetmenliğinde oyunlar oynadım. Müşfik Kenter bambaşka bir oyuncuydu. Öyle bir oyuncuydu ki, oynamadan oynardı ve karşısındakini de sanki zorla oynatırdı. Yani karşınızda o varsa sizi hareketleriyle, gözleriyle, duygularıyla, mimikleriyle öyle bir yönetirdi ki, siz onun yelken suyuna girip oynamaya başlardınız. Hep üzülmüşümdür, bugünkü gençler ve genç oyuncular özellikle, ne yazık ki onları sahnede izleyemediler. Ben hep bir sızıyla düşünürüm bunu kalbimde. Ne yazık onlar Yıldız Kenter’i, Müşfik Kenter’i sahnede göremediler, izleyemediler diye. Aynı şey seyirciler için de geçerli elbette ama tabii işte olmuyor bu dönem dönem oluyor. Yine çok çok çok hayranlıkla izlediğim sanatçılar arasında Nedret Güvenç var, Macide Tanır var. Onlara hep özenmişimdir, imrenmişimdir. Elbette ki Türk tiyatrosunun ilk resmi sahneye çıkan Müslüman kadın oyuncusu Bedia Muvahhit var. Ne mutlu bana ki bu isimlerin hepsini şahsen tanımak fırsatı da buldum özel hayatta. Onların hepsiyle dostluklarım vardı. Bedia Muvahhit’le, Yıldız Hanım’la, Müşfik Kenter’le pek çok anılarım var. Yine hayranlıkla izlediğim oyunculardan biri Gazanfer Özcan’dır. Yine onunla da aynı sahneyi paylaşmak olanağını buldum. Hatta bir gün Gazanfer Özcan’ın bir oyununu izlerken, henüz daha onlar tanımıyordum ve orada oynamamıştım, gülmekten kahkahadan farkında olmadan güle güle güle koltuktan düşmüşüm. Tabii çok mahcup oldum etrafa karşı. Ama sonra Gazanfer Özcan’la ve Gönül Özcan’la sahneyi paylaşmak olanağı doğdu ve dört beş yıl onlarla çok mutlu bir şekilde çalıştım. Dünyada tanıyabileceğiniz en nazik, en kibar, en zarif insanlardı özel yaşamlarında. Tabii sahnedeki oyunculukları da müthişti. 

4. Oyunculuk yaparken motivasyon kaynağınız nedir, yıllardır sizi sahneye çıkaran gücü neyden alıyorsunuz? 

Tiyatro benim için aşktır, sevdadır, tutkudur, hatta kara sevdadır. İçimde sürekli yanan bir ateştir. O nedenle motivasyona gerek yok. Sahneye çıktığım an, kendimden geçerim ve rolümü en iyi şekilde oynamaya çalışırım. Bir oyunda oynamadığım zamanlar, tiyatroya gittiğimde seyirci arasında otururken gözlerim yaşarır. İçimden “Ben niye orada değilim? Niye ben şimdi o sahnede değilim?” diye geçiririm. 

Bu öyle bir aşktır ki, öyle bir sevdadır ki… O sahneye çıktığınızda, o seyirciyi karşınızda hissettiğinizde duygular şahlanır, fışkırır gider. Müthiş bir şeydir o sahnede olmak, o alkışları duymak, o seyircinin kahkahalarını duymak ya da gözyaşlarını hissetmek… Müthiş bir şeydir. 

O gönül gönüle yaşanan, el ele yaşanan; seyirciden oyuncuya akan sevgi seli muazzamdır. Tadına doyum olmaz, nefes kesici bir olgudur. Onu bir kez tadan, hep tatmak ister. Vazgeçemez o alkışlardan. O sahnede, seyircinin karşısında bir varlık göstermek, başarı kazanmak inanılmaz; tadına doyulmaz bir duygudur. 

Bunun yanı sıra elbette ki seyirciye de sizden bir şeyler gidiyor. Yani siz ona bir şeyler veriyorsunuz. En basit, en saçma sapan oyunda bile mutlaka bir yerlerde bir öğüt, bir düşünülecek söz vardır. Seyirciye bir şeyler öğretir, en saçma sapan oyun bile. Belli etmeden, gözüne gözüne vurmadan böyle kapalı kapalı da birçok öğüt verilebilir, birçok bilgi verilebilir, seyircinin ilgisi kazanılabilir ve ufak ufak ona bir şeyler öğretilebilir. En değersiz oyunda bile, en basit dediğim gibi saçma sapan bulduğumuz düşündüğümüz oyunda bile seyircinin eve alıp götüreceği bir şeyler vardır mutlaka. Ama muhteşem bir oyun izlemişseniz, işte o zaman tiyatrodan zenginleşmiş olarak çıkarsınız. Duygusal, bilgi açısından, öğrenme açısından yücelmiş, yükselmiş ve fevkalade mutlu olarak çıkarsınız. Ben şahsen çok iyi yerli yerinde, çok iyi oynanmış, çok iyi hazırlanmış, başarılı oyuncularla bir oyun gördüğüm zaman o tiyatro salonundan mutlu çıkıyorum. Böyle ruhum arınmış çıkıyorum. Kafamda çeşitli deli düşüncelerle çıkıyorum. Yeni bilgiler edinmişim, yeni fikirler edinmişim, yeni şeyler öğrenmişim, yücelmişim, yükselmişim. Öyle çıkıyorum bir tiyatro salonundan. Tiyatro insanı öylesine mutlu eder. 

5. Görselliğin arttığı, dijitalleştiği ve hızlandığı bir dünyada tiyatronun geleceğini nasıl görüyorsunuz? 

Benim kendim için değil ama Türk oyuncuları için çok büyük bir hayalim vardı ilk Amerika’dan döndüğümde. Yıldız Kenter ve Müşfik Kenter gibi muhteşem oyuncuların dünya platformunda kendilerini göstermelerini ve kanıtlamalarını diledim hep. Hep onu düşündüm hep onu istedim çünkü onlar buna çok layıktı ve kendilerini yetiştirmeleri de muhteşem yetenekleri de buna çok uygundu. Neden Hollywood’da, Londra’da, New York’ta, Broadway’de bizim de oyuncularımız olmasın? Hep bunu hayal ettim tüm sanat yaşamım boyunca ama maalesef olmadı, olamadı. Buna dil engeli mi desek bilemiyorum. Kendim için değil, kendim için bunu hiç düşünmedim. Özellikle Yıldız Kenter, Müşfik Kenter ve onlar gibi çok başarılı üstün yetenekli oyuncular için hayalimdi bu, olamadı… Ama şimdi Merve Dizdar’ın Cannes’ta en iyi oyuncu ödülünü almasıyla “birlikte bize büyük bir kapı açıldı. Ondan önce zaten Haluk Bilginer Emmy ödülünü almıştı. Bu da çok çok önemli bir olay. Ve şimdi görüyorum ki dizilerle bizim sanatçılarımız da yurt dışına açıldılar, çok seviliyorlar ve diziler kapış kapış satılıyor. Bundan da en büyük mutluluğu inanın ki ben duyuyorum. 

Merve Dizdar, Cannes Film Festivalinde En İyi Oyuncu Ödülü’nü aldığı zaman inanın ki belki de ailesinden, yakınlarından çok en fazla sevinen ben oldum. Merve Dizdar’la bir merhabam var, fazla yakınlığım yok maalesef ama çok çok iyi bir oyuncu, çok beğendiğim oyuncu. Ailesinden çok, sevdiklerinden çok, en fazla ben heyecanlandım, ben sevindim sanıyorum. 

6. Haldun Dormen’le sahnede ve özel yaşamda kurduğunuz dostluk, oyunculuğunuza nasıl yansıdı? Hem bir oyuncu hem de yönetmen olarak çok aktif bir isim olan Dormen, sosyal yaşamda nasıl biridir? 

Haldun Dormen: Türk tiyatrosunun son 70 yılına damgasını vurmuş, yaşayan bir efsane… Kocaman şeftali dallarıyla çevresini sarıp sarmalayan, dileyene bolca altın meyvelerinden sunan köklü bir ağaç… Yönetmen, eğitmen, oyuncu, yazar, çevirmen… Müstesna bir kişilik… Nazik, kibar, eğitimli, kültürlü, birikimli, kentsoylu bir beyefendi… Diğer yanda gözleri fıldır fıldır, ışıl ışıl; esprili, şakacı, yaramaz, haşarı bir çocuk… Hep olumlu, hep umutlu, hep sevecen… 

7. Dormen Tiyatrosu’nda Haldun Bey’le birlikte çalışırken, onun sanat anlayışı açısından sizi en çok etkileyen şey nedir? 

Haldun Dormen’in beni en çok etkileyen karakteristik özelliklerinden biri, bir başarısızlık ya da aksilik olduğunda hemen bir beyaz sayfa çevirip umutla ileriye, geleceğe bakmasıdır. Ben hep geriye bakarım, bu nedenle beni bu özelliği çok etkilemiştir. 

8. Dormen Tiyatrosu, Türk tiyatrosuna büyük katkılar sağlamış ve pek çok sanatçının yetişmesine öncülük etmiş bir ekol. Siz de bu ekolün önemli isimlerinden birisiniz. Dormen Tiyatrosu’nun size kattıkları neler oldu? 

Usta, yakın dost, ağabey gibi… Sanatla geçen o 70 yılın 65’ine tanıklık ettim. Ne mutlu bana… Aile gibi olduk bu uzun süreçte… Genç, yaşlı Dormen ekolünün eski yeni tüm bireyleriyle bir büyük aileyiz zaten biz… Acı tatlı her günümüzü paylaşırız, birlikte ağlar, birlikte güleriz… Bir DORMEN özelliği ve güzelliğidir bu… 

9. Haldun Dormen’in bir oyunu sahneye koyarken benimsediği temel ilkeleri var. Onun yönetmenlik tarzını nasıl tanımlarsınız? 

Yönetmen olarak özgür bırakır oyuncuyu bir süre, sonra yavaş yavaş katkıda bulunur. Korkutmadan, ürkütmeden. Her şey planlanmıştır onun kafasında. Ne yapacağını çok iyi bilir. Çalıştığım en iyi yönetmenlerin başında gelir. Renkli büyülü bir ortam yaratır sanki. Provalar tiyatro şölenine dönüşür. Çok keyiflidir onunla çalışmak. Hem eğitici hem eğlenceli… 

11. Usta bir oyuncu olarak, genç oyunculara ya da yolun başındakilere neler tavsiye edersiniz? 

Öncelikle aşkla sevdayla, tutkuyla bağlı olmak tiyatroya. Asla vazgeçmemek önünüze zorlu engeller çıksa bile…. Sonra merak, okumak, dikkat, gözlem… Sonra da çalışmak, çok çalışmak… Sürekli kendini yenilemek ve disiplin disiplin disiplin… Zor zanaattır oyunculuk. En başarılı oyuncular bile ben artık oldum diyemez… Sürekli yenilenmek, sürekli öğrenmek gerek. 

12. Zihninizde ara ara canlanan, sizi o ortama götüren ve etkileyen bir sahne anınız var mı? 

Tam da “sahneden zihnimde kalan anlar olmaz,” diyecektim ki birdenbire hatırladım. Evet, var birkaç tane. Bunlardan bir tanesi sahnede değil, televizyon dizisinde… Eski dönemlerin çok ünlü ses yıldızı Deniz Kızı Eftelya’yı canlandırıyordum. Anadolu Hisarı’nda, Göksu Deresi’nde çekilen bir sahnemiz vardı. Aylardan şubat, etrafta kar var ama biz güya yazın çekiyormuş gibi davranıyorduk ve yazlık kıyafetlerle, şemsiyelerle eski zamanlarda geçen bir oyun sahneliyorduk. Dediğim gibi, Göksu Deresi’nde sandal sefası yapıyor görünüyorduk. Oysa ki hava soğuktu, kıştı ve o şık kıyafetlerin altında üşümemek için yünler giymiştik. Gülüyor, konuşuyor, sanki yazın sefa yapıyormuşuz gibi görünmek istiyorduk. Ancak o sandal sefasında, sandalın devrilip benim suya düşmem gerekiyordu. 

Ailem, anne tarafından çok eski Anadolu Hisarlıdır ve bizim ailenin Göksu Deresi’nin üzerinde o zamanlardan kalma bir yalısı vardı. Çocukluğumun ve gençliğimin yazları hep orada geçti. Dolayısıyla Göksu Deresi’ni çok iyi tanırım. Benim çocukluğumda biz orada balık tutardık, yüzerdik ama sonraları kirlendi, pislendi, çamurlandı ve çok kötü bir hâl aldı. İşte Deniz Kızı Eftelya’yı çektiğimiz zaman dere tam da o haldeydi. Ben bunu göz ardı ederek rol icabı o soğukta suya düşmek durumundaydım. Elbette ki sahne tamamlandı ama ben bittim, perişan oldum. Hem üşüdüm hem de pis bir yere girdim çıktım. Zaman zaman oraya geri döner, o günleri hatırlarım ama o gün kendime söz vermiştim: “Bir daha böyle bir şey yapmayacağım!” diye. Gerçekten de beni çok olumsuz etkileyen, hatırlamak istemeyeceğim bir sahneydi. 

Bir başka an… Geriye döndüğümde yine bir televizyon oyunu… Dört bölümlük bir dizi… O dizide, kanser nedeniyle öleceğini bilen ve son günlerini yaşayan bir kadını canlandırıyordum. Dört bölüm boyunca ağlaya ağlaya oynadım, içten ağlaya ağlaya… Çünkü o sırada, bir yıl önce, çok sevdiğim kardeşim maalesef kanserden vefat etmişti. O rolü hep onu düşünerek, kendimi onun yerine koyarak oynadım. Zaten ben o hastalığı kardeşimle birlikte yaşadım. Bütün gelişimini, devamını, bitişini biliyorum. Çok zorlandım. Hâlâ bugün bile etkilenirim ve ne zaman bir kanser hastalığı duysam o ana geri dönerim. Bunların hepsi maalesef acıklı anılar… 

Bir de Necati Bey’i Görmek İstiyorum diye bir oyun oynuyorduk Çevre Tiyatrosu’nda. Ben, Türkiye’de uzun yıllar yaşamış bir Alman madamı canlandırıyordum ve Türkçeyi kırık konuşuyordum. Alman aksanıyla Türkçe konuşuyordum. Çok sevdiğim bir roldü, severek oynadığım bir karakterdi. Oyunda hemen hemen söylediğim her söz muhteşem tepkiler alıyordu; seyirciden alkış alıyordum, kahkahalar yükseliyordu. Elbette ki bu beni çok mutlu ediyordu. Derken babam vefat etti. Çarşamba günü matinemiz vardı. O gün, babamı toprağa verdiğimiz anda, daha üzerine toprak atılırken benim tiyatroya gitmem ve matinede oynamam gerekiyordu. Hayatımda karşılaştığım en büyük zorluklardan biriydi. Çok zor bir şey… Babamın kabrinden matineye gittim ve oynamaya çalıştım ama oynayamadım. Sahnede sadece durup arkadaşlarıma replik verdim. Ağlamaktan gözlerim şişmişti, makyaj tutmuyordu yüzüm. Gözüme kara gözlük taktım, öyle çıktım sahneye. Çünkü elimi kaldıracak hâlim yoktu. Ancak repliklerimi zar zor söyledim, düz bir şekilde… Ama buna rağmen seyirci gülüyordu. Ben oynamıyordum ama seyirci yine gülüyordu, alkışlıyordu, tepkilerini veriyordu. Ve ben sinirleniyordum. Sahneden içeri girip içim kan ağlarken “Bunlar niye gülüyor?” diye kızıyordum. Oysa ki normalde, elbette ki söylediğimiz komik sözler tepki aldığında seviniriz. Seyircinin anlaması, alkışlaması bizi mutlu eder. Oyun sürdü, gitti. Bittiğinde odama zor attım kendimi ve haykıra haykıra ağlamaya başladım. İçimde tuttuğum duyguları nihayet dışarı verebildim. O sırada sahne amiri geldi. “Göksel Hanım, sizi görmek isteyen var.” dedi. Ben de “Şu anda kimseyi görecek hâlim yok, lütfen söyleyin, gitsinler.” dedim. Gitti, geldi. Yine, “Israr ediyor.” dedi. “Kimmiş?” diye sordum. Kuzenimin bir arkadaşıymış, tanımadığım bir hanım. Çok ısrar etmiş. Ben de dedim ki: “Benim ne durumda olduğumu söylemediniz mi?” “Söyledim ama yine de ısrar ediyor.” dedi. Neyse, kadın geldi. Büyük bir heyecanla konuşmaya başladı: “Göksel Hanım, bayıldık, çok beğendik! Şöyle güzeldi, böyle güldük, böyle alkışladık!” Methiyeler düzüyor. Ben de kendi durumumu anlattım. “Neye güldünüz? Ben oynamadım ki. Bugün hiç oynamadım!” dedim. Ve anlattım… “Babamı toprağa verirken dönüp kalktım, oyuna geldim.” Kadıncağız şaşırdı: “Ay, hiç anlamadık!” dedi. Ben ona daha çok bozulmuştum. Anlamamalarına bozulmuştum. Ama meğerse belli olmuyormuş. “Biz hiç anlamadık seyirci olarak!” dedi. Bu da benim için acı bir anıdır. Bizim dünyamızda bir söz vardır: “Gösteri mutlaka devam etmelidir.” Böyle bir gelenek, böyle bir kural var. Bana göre saçma bir kural ama diğer yönden bakınca, elbette ki şöyle bir durum da var: Bugün biri hastalandı, oyun iptal edildi… Yarın öbürü hastalandı, yine iptal… Falancanın annesi, babası vefat etti… Böyle giderse her gün oyun iptal edilmek zorunda kalır. Çünkü tiyatro geniş bir kadroya sahiptir ama her oyuncunun yerine biri kolayca geçemez. Biz hasta olduğumuz zaman da sahneye çıkarız. Ölmedikçe sahneye çıkarız, çıkmak zorunda oluruz. Bu da çok acı bir şey. O günden sonra kendime bir söz daha verdim: “Bir daha böyle bir şey yapmayacağım!” dedim. Allah’tan ki sonraki acı günlerim oyunda olduğum zamanlara denk gelmedi. Ama bu anı, çok acı, çok etkileyici ve çok sarsıcı bir hatıra olarak hafızamda kaldı. Zaman zaman bir vefat haberi duyduğumda hemen o günü hatırlarım, o ana geri dönerim… 

Gazanfer Özcan’la ve Gönül Özcan onlarla oynamaya beni davet ettikleri zaman ve ben kabul ettiğim zaman özellikle rica ettim Gazanfer Bey’e çünkü duydum ki Gazanfer Bey sahnede oyunculara, seyircinin fark edemeyeceği fakat onların kendi aralarında fark ettikleri bir şeyler yaparmış güldürmek için. Dedim ki “Gazanfer Bey ne olur bana yapmayın çünkü ben size gülerim ve rezil olurum.” Ben sahnede rol dışında gülmeyi hiç sevmem. Çok oyuncular vardır biz onlara dalağı düşük deriz. O dalağı düşük oyuncular her şeye gülerler. Yani bir “a” diyeceğin yerde “o” desen ona gülerler ya da bir santim geride ya da bir santim ileride dursan, ona gülerler vesaire. Ben dediğim gibi hiç sevmem gülmeyi. Hiç kendime yediremem ve gülmem ben. Ne olursa olsun sahnede kıyamet kopmadıkça, koparsa onu bilmiyorum hiç denemedim, belki gülerim, ama kopmadıkça asla ve asla gülmem. Gülene de kızarım ve karşımda oynayan oyuncu gülmeye başlarsa önlemeye, engellemeye çalışırım, olmadı kaş göz işaretleri yaparım seyirci görmeden, suratımı asarım ve ben gülmem. Gerçekten gülmem ve bu konuda da iddialıyım. Ama işte Gazanfer Bey’e dayanamayacağını biliyordum onun için ona özel olarak rica ettim o da “tamam” dedi. “Ne olur bana bir şey yapmayın Gazanfer Bey çünkü gülerim ve o anda seyircinin önünde rezil olurum,” dedim o da “tamam yapmam Göksel Hanım,” dedi ve yapmadı hakikaten de. Çok mutlu çok güzel anılarımız oldu, güzel oyunlarda oynadık birlikte. Hatta onlarda oynadığım bir oyunla en iyi oyuncu ödülünü almıştım o yıl. Şunu da itiraf etmeliyim ki, ben onlara katastrof diyorum, sahnede bir katastrof olmadıkça, dayanılmayacak bir şey olmadıkça gülmem yani durduk yerde gülmem. Bazı oyuncular durduk yerde gülerler ve güldürmek isterler karşısındakileri de. Seyirci buna anlayış gösterir, onlar da bizimle güler kimi zaman. Anlarlar yani ters bir durum olduğunu ama ben sevmem dediğim gibi. Ancak ne yazık ki iki kere geldi başıma ama işte dediğim gibi onlar artık önlenemez şeylerdi. Pembe Kadın oynuyoruz Kenterlerde. Ciddi bir oyun, bir köy dramı. Biz de Güler Ökten’le birlikte iki köylü kadınız. Sırtımızda testilerle sahneye giriyoruz. Bir platform var onun üstünden yürüyeceğiz ve o platformun sonunda da bir çeşme var, köy meydanındaki çeşme güya, orada testilerimizi doldururken köy dedikoduları yapacağız. Ancak bundan önce bir baktım sahnede giren gülüyor, çıkan gülüyor devamlı. Bir turnedeyiz, küçücük bir sahnede oynuyoruz ve gerçekten de çok sıkışık. Mizansen yapacak yer yok, hareket edecek, yürüyecek yer yok dolayısıyla sahneye girenler ki -sahnede en az altı yedi kişi oluyor her seferinde- sahneye girerler yan yana asker gibi diziliyorlar ve laflarını söyleyip içeri giriyorlar. Doğal olarak bu da onların sinirini bozmuş başlamışlar gülmeye. Ben tabii çok bozuldum gülenlere ama hepsi benden büyük oyuncular bir şey de söyleyemiyorum. Fakat sahneye girerken Güler’e dedim ki “Bak biz gülmeyelim Allah aşkına oyunu toparlayalım,” dedim. O da ciddi bir oyuncudur, o da gülmez.  “Yok şekerim ben gülmem,” dedi. Biz ikimiz girdik ve yürüye yürüye o platformun üzerinden çeşmeye doğru geliyoruz ve o sırada birdenbire Güler’in ayağa kaydı ve yere düştü. Baya uzun boyludur da Güler ve sahne o kadar küçük ki düşünün Güler düştüğü zaman bacakları dizden itibaren sahneden çıktı ve en ön sırada oturan seyircilerin burnuna doğru uzandı. E artık bu dayanılmayacak bir şey. Gülmeyelim diyen ben, Güler’i elinden tutup kaldırdım, koyduk testileri oraya, karşılıklı gül gül gül gül… Maltepe’deydi oyun onu hatırlıyorum. Giren gülüyor, çıkan gülüyor güle güle güle oyun kahkahalar içinde bitti. Oysaki oyun dram. Biz gülüyoruz, seyirci gülüyor. Fakat bir tek kendisini kurtaran Yıldız Hanım oldu.  

Yıldız Hanım’ın da çok böyle yürek yakan cümleleri vardı. Kocası onu bırakmış, gitmiş sürekli ona hayıflanıyor. İşte mektupları okuyup ağlıyor. Aslında Yıldız Hanım kahkahalarla gülüyor ama ağlar gibi yapıyor, seyirci onu ağlıyor zannediyor. Bir tek Yıldız Hanım kendini kurtardı. Bir tanesi de yine Kenterlerde Bir Garip Çift oyununda oynuyoruz rahmetli Alev Koral’la birlikte. O yıllar gençlik yıllarım, ilk oyunculuğa başladığım üç-dört yıl içinde falan oluyor bunlar. Tam benim sahneye girmemden bir cümle önce gelirdim sahne kenarına. O sırada da Şükran Güngör “nurlar içinde yatsın,” telaşlı habire aşağı gelir bana derdi ki, “Göksel sıran geldi.” Ben de “biliyorum, biliyorum daha çok var,” derdim orada otururdum. O gün de ben sahneye girdim, oyunumu oynadım fakat çok yorgundum çünkü o sırada hem Dormen Tiyatrosu’nda hem Kenter Tiyatrosu’nda oynuyorum. Sabah altıda Kenterlerde provaya giriyorum, on birde prova bitiyor, on birde Haldun Dormen’in provasına giriyorum. O dönemde haftada dokuz oyun oynanırdı. Çarşamba, Cumartesi ve Pazar günleri matine var. Dolayısıyla çarşamba günü Dormen’in matinesi, ardından altıda Kenterlerle oyun, dokuzda yine Dormen ile oyun… Perşembe altıdan, dokuza kadar sabahları prova, cuma öyle aynı şekilde, cumartesi günü sabah on birde Kenterlerde çocuk oyunum var, o bitiyor üçte matineye giriyorum, o bitiyor altıda Kenterlerde oynuyorum, dokuzda Dormen’de oynuyorum, pazar günü aynı şekilde… Böyle haftada yirmi üç oyun mu ne? Oynuyordum ve çok yorgundum. Gece iki-üç saat ancak uyumaya fırsatım oluyordu çünkü sabah altıda Kenterlerde provaya geleceğim. İşte o gün ben yukarıya odama çıkmıştım çünkü ilk sahneden sonra aradan zaman geçiyor dolayısıyla kıyafet değiştirmem lazım, o sırada “biraz uzanayım” dedim ama kulağım sahnede. Fakat ben orada sesleri duyuyorum ve uyumuyorum zannederken uyuyakalmışım. Birdenbire kapı açıldı Altan Erbulak girdi içeri. “Göksel kalk, geç kaldın,” dedi. Ben fırladım, “Yakalarım, neredeler?” dedim, “geç kaldın, geçti.” dedi. Ben “Yakalarım, neredeler, neredeler, nereden gireceğim?” dedim ve koşa koşa aşağı indim. Kendimi sahneye attım ama ne söyleyeceğimi bilmiyorum. Ne dediler, sahnede oyalanmak için ne yaptılar? Bilmiyorum. Bir yandan nereden başlayacağımı bilmeden bir şeyler söylüyorum. Bir de baktım sahnede herkes gülüyor. Herhalde dedim “Uyuyordum, saçım başım perişan.” Bir yandan saçımı, başımı toparlamaya çalışıyorum. Diğer yandan da kaş, göz ediyorum, “niye gülüyorsunuz bir şey mi var?” diye, onlar daha çok gülüyorlar. “Herhalde makyajım aktı” diyorum bir yandan makyajımı düzeltiyorum. Bir yandan gene kaş, göz ediyorum. O da değil yine gülüyorlar. O zamanlar kombinezon giyilirdi kıyafetlerim içine, “Kombinezonumun aceleyle askısı filan görünüyor ya da giyinirken eteğim, çorabımın içinde kaldı,” dedim. Habire kaş,” göz ediyorum ama hiçbiri değil ve onlar gülüyor… Ama ben gülmedim. Onlar güle güle güle oyun bitti. Sonra dedim ki “Ne oldu, niye gülüyordunuz? Anladım, geç kaldım ama niye gülüyorsunuz?” hani gülünecek bir durum değil aslında trajik bir durum, meğer üç-dört dakika geç kalmışım ve bu sahnede inanılmayacak kadar uzun bir zaman gelir insana.  

O arada biz kapıyı çalıp iki kadın içeri gireceğiz, Şükran Güngör habire aşağı inip “Çocuklar Göksel yok,” deyip yukarı çıkıyormuş, yine geliyormuş “Çocuklar Göksel’i bulun,” “diyormuş, orada da Dormen’in oyuncuları oturuyor. Bir sonraki oyuna hazırlanıyorlar ama onlar da hiç orada olmamışlar çünkü her gün olan şey.  

Şükran her gün bana gelir, “Hadi Göksel sıran geldi, hadi çıkalım,” derdi ben “Yok, daha vakit var.” derdim. En sonunda bakmışlar ki Şükran can hıraş bir durumda, onun üzerine Altan Erbulak gelmiş beni almaya ve ben gelinceye kadar da sahnede bir kâğıt oyunu oynanıyor ve bir el çevirmişler, “hadi bir daha çevirelim,” demişler. Ben yokum, “hadi bir daha çevirelim,” demişler, ben yokum… Ondan sonra teker teker hepsi dışarıya çıkmaya başlamışlar. “Ben bir dışarı çıkayım da hava alayım,” diye gidip geliyorlarmış ben hâlâ yokum. Yani böyle bir durum yaşamıştım ve tabii çok üzülmüştüm. Bu benim herhalde oyunculuktaki üçüncü yılım falandı. Ondan sonra da bir daha asla ve asla ne geciktim herhangi bir antreme ne de güldüm. Bu sefer de gülmedim ama o Pembe Kadın oyununda güldüğümü hiç unutmam. Maltepe’ye ondan sonra her gidişimizde sanki aynı seyirci varmış gibi mahcubiyetle sahneye çıkardım ve başım önümde oynardım. Oyunun bitiminde de selam verirken seyircinin gözüne bakamazdım utancımdan. Çok korkunç bir şeydir bir oyuncu için sahnede gülmek. Ben kontrol edebiliyorum, ben gülmüyorum ama dediğim gibi işte Güler’in düşmesi gibi çok devasa bir hareket olmuşsa bazen ona gülmemek imkânsız oluyor elbette. İşte böyle tatlı acı bir sürü anılar var bu 60 yılının içinde… 

Abone Ol

Yeni sayılarımızdan haberdar olmak için
ücretsiz abone olabilirsiniz.